“ Negatif heyecanlar” terimi tüm şiddet ve depresyon heyecanlarını ifade eder. Kendine acıma, öfke, şüphe, korku, tedirginlik, sıkıntı, güvensizlik, kıskançlık ve diğerleri gibi. İnsan bu negatif heyecan ifadelerini, sıradan bir biçimde, oldukça doğal ve hatta gerekli bir şeymiş gibi algılamak eğilimindedir. Büyük sıklıkla da, bu heyecanlar, “ samimiyet” olarak adlandırılır. Elbette ki, bunun samimiyetle ilgisi yoktur; bu heyecanların ifadesi sadece insandaki bir zayıflığın, kötü huyun ve kendi kederini kendine saklama kapasitesinin yetersizliğinin sembolüdür. İnsan bunu, bu anlatıma karşı çıkmaya çabalarken idrak eder ve buradan bir başka ders daha çıkarır. Mekanik tezahürlerle( görünümlerle) ilişkili olarak; onları gözlemlemenin yeterli olmadığını, onlara karşı direnmenin şart olduğunu, çünkü insanın direnç göstermeden onları gözlemlemesinin imkansız olduğunu idrak eder. Bunlar, öylesine çabuk, öylesine alışkanlık eseri ve öylesine fark edilmez bir biçimde ortaya çıkarlar ki, insan onlara engel olmak için yeterli çabayı göstermezse, onların farkına bile varmayabilir.
Bu negatif heyecanlar çok kötü fenomenlerdir ve yaşamımızda çok büyük bir yer tutarlar. Pek çok insanın tüm yaşamlarının bu heyecanlar tarafından düzenlendiği ve sonunda da yine onlar tarafından berbat edildiği söylenebilir. Aynı zamanda, negatif heyecanlar yaşamlarımızda yararlı bir rol de üstlenmezler. Çevre koşullarına alışmamıza yardımcı olmazlar, bizi bilgilendirmezler, makul bir şekilde yönlendirmezler. Tam tersine, tüm zevklerimizi yok edip, yaşamı bizim için büyük bir yük haline getirirler ve gelişme olasılığımıza büyük bir başarıyla son verirler. Çünki yaşamımızda negatif heyecanlardan daha mekanik olan hiçbir şey yoktur.
Negatif heyecanlar, asla kontrolümüz altına giremezler. Negatif heyecanlarını kontrol edebildiklerini ve ancak kendi istedikleri bir zamanda açığa çıkardıklarını sanan insanlar sadece kendilerini aldatırlar. Negatif heyecanlar özdeşleşmeye bağlıdırlar; eğer özel bir durumda özdeşleşmenin üstesinden gelinirse, yok olurlar. Negatif heyecanlarla ilgili en garip ve fantastik gerçek ise, insanların aslında onlara tapmasıdır. Sıradan, mekanik insan için en zor şey, kendisinin ve başkalarının negatif heyecanlarının her ne olursa olsun herhangi bir değerleri olmadığını ve herhangi bir asil, güzel veya güçlü bir şeyi içermediklerini idrak etmektir. Gerçekte negatif heyecanlar, zayıflık ve büyük çoğunlukla da histeri, cinnet ya da suç başlangıcından başka bir şey içermezler. Onlarla ilgili tek şey, yararsız oluşları ve hayal kurma ( imajinasyon) ve özdeşleşme (*) ( eşkoşma, idantifikasyon) yoluyla yapay olarak yaratılırken, hiçbir kayıp olmaksızın –ki bu, insanın sahip olabileceği tek kaçış şansıdır- tahrip edilebilmelerinin mümkün oluşudur.
Aslında, negatif heyecanlar üzerinde sandığımızdan çok daha fazla bir güce sahibiz, özellikle de onların ne kadar tehlikeli olduklarını ve kendileriyle mücadele etme gereksiniminin ne kadar acil olduğunu zaten bildiğimiz zamanlarda. Fakat yine de bu heyecanlar için pek çok bahane bulur, kendine acıma ya da bencillik denizlerinde yüzmeye devam eder, kendimiz dışındaki her şeyde bir kusur ararız.
……………………………………………………………
(*) “ Özdeşleşme” insanın yaşamının yarısını kendisi ile geçirdiği tuhaf bir durumdur; yaşamın diğer yarısı ise tam bir uykuda geçmektedir. İnsan her şeyle özdeşleşir; söyledikleriyle, hissettikleriyle, inandıklarıyla, inanmadıklarıyla, diledikleriyle, dilemedikleriyle, kendisini cezbeden şeylerle, kendisinde nefret uyandıran şeylerle. Her şey o olur ya da daha doğrusu, o her şey olur. Sevdiği her şey olur ve sevmediği her şey olur. Bu demektir ki, özdeşleşme durumunda insan kendisini özdeşleştirdiği nesneden ayrı tutma becerisini gösteremez. İnsanın özdeşleşme durumunda, insanın mekanik reaksiyonları üzerindeki kontrolü diğer zamanlardakinden çok daha azdır.
ŞUURLULUK ve FONKSİYONLARI
Negatif heyecanlar hususunda daha fazla bir şeyler söylemeden önce, bizim insanı ele alış çalışmamızın üzerinde temellendiği ana görüşü kısaca özetlemek gerekli olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla, insan tamamlanmış bir varlık değildir; doğa onu belli bir noktaya kadar geliştirir ve sonra ya kendi çaba ve araçlarıyla daha da ileri gitmesine, ya da doğduğu gibi yaşaması ve ölmesine izin verir. İnsan, kendisine, sahip olmadığı ve tamamlanmış bir varlık seviyesine gelmedikçe de asla sahip olamayacağı pek çok güçler, yetenekler ve özellikler atfeder ( yakıştırır). İnsan, aslında bağımsız hareket kabiliyeti olmayan, dışsal etkiler tarafından çalıştırılan bir makine olduğunu idrak etmez. İnsanın kendisine yakıştırdığı ama sahip olmadığı en önemli özelliklerden biri de şuurluluktur. Şuurluluktan kastımız; insandaki bir tür uyanıklık hali, kendisinin, kim olduğunun, ne hissettiği ya da düşündüğünün veya şu anda nerede olduğunun farkında oluş halidir.
İnsanın her zaman eşit derecede şuurlu olmadığını ve bizim insanı ele alış yöntemimize göre, şuurluluğun dört haline sahip olduğunu anımsamalısınız. Bu haller: 1. uyku, 2. uyanıklık durumu veya göreceli şuurluluk; 3. şuurluluğun üçüncü hali (*) veya öz-şuurluluk; 4. şuurluluğun dördüncü veya objektif ( nesnel) şuurluluktur, fakat sıradan yaşamında, insanın objektif şuurluluk hakkında herhangi bir şey bilmesi ve bu yönde herhangi bir deneme yapması olası değildir. Aslında insan sadece iki aşamada yaşamaktadır: Yaşamının bir kısmı uykuda geçer ve diğer kısmı ise uyanıklık durumu olarak adlandırılan, ancak gerçekte uykudan çok da büyük bir farkı olmayan bir aşamada geçer. Şuurluluktan bahsettiğimizde, bu nedenle, sıradan uyanıklık durumumuzdan çok daha yüksek dereceli bir şuurluluk halini kastediyoruz. Bu hal ( uyanıklık durumu) üzerinde bir kontrole sahip değiliz; fakat onun hakkındaki düşünme biçimimiz üzerinde belli bir kontrolümüz vardır ve düşünme sistemimizi bizi şuurluluğa ulaştıracak bir tarzda inşa edebiliriz. Düşüncelerimize bir şuurluluk anında sahip olacakları bir yön vererek şuurluluğa varabiliriz. Bu pratiği kendini anımsama olarak adlandırıyoruz.
Daha da ileri giderek insan üzerindeki çalışmamızla ilişkili olarak, insan makinesinin dört temek işlevini –düşünme, hissetme, hareket ve içgüdü- anlamamızın şart olduğundan ve bunların tezahürlerinde şuurluluğun her üç aşamasında ortaya çıkan nitelik farklılıklarını gözlemlemeye çalışmanın zorunluluğundan bahsettik. Bu dört işlevin tümü de, tezahürleriyle, kendilerini uykuda ortaya çıkarabilirler, fakat bu tezahürler tutarsızdırlar, güvenilir değildirler; hiçbir şekilde kullanılamazlar, kendi başlarına hareket ederler. Göreceli şuurluluk ya da uyanıklık durumunda, uyum ( orientation) programımıza bir dereceye kadar hizmet edebilirler. Bunların sonuçları karşılaştırılabilir, doğrulukları ispat edilebilir, yanlışları düzeltilebilir.
Bu tezahürlerin pek çok illüzyon yaratabilmelerine karşın, şu anki sıradan düzeyimizle yapacak başka hiçbir şeyimiz yoktur ve elimizde olanla en fazla ne yapabilirsek onu yapmakla yetinmek zorundayız. Eğer bu aşamada yapılan ve sonuçların niceliğini bilmiş olsaydık, kendimize inanmaktan tümüyle vazgeçerdik. Ama insanlar gözlem ve teorilerinin ne kadar aldatıcı olduğunu idrak etmezler ve onlara inanmaya devam ederler. İşte, insanın şuurluluğun ya da benlik şuurunun üçüncü aşamasına ait küçük kıvılcımlarla bağlantılı olan işlevlerinin ( fonksiyonlarının) kendilerini açığa çıkardığı o nadir anları gözlemlemesine engel olan budur.
İşlevlerin gözlemlenmesi uzun iştir. Her biri için pek çok örnek bulmak gerekir. Çalışma sırasında, her şeyi aynı düzeyde göremeyeceğimizi, kendi kendimizi tarafsız olarak gözlemlemeyeceğimizi görmeye başlarız. Bazı işlevlerimizin doğru olduğunu, diğerlerininse çalışmanın görüş açısına ters düştüklerini kaçınılmaz bir biçimde anlarız. Ve bir amacımız olmak zorundadır, aksi takdirde hiçbir çalışma hiçbir sonuç veremez. Uykuda olduğumuzu idrak edersek, amaç makine olmaya son vermektir.
Daha şuurlu olmak istiyorsak, bizi kendimize anımsamaktan alıkoyan şeyin ne olduğu konusunda çalışmalıyız. Bu yüzden işlevlerimizin, kendini anımsama açısından yararlı mı, zararlı mı olduklarına bakarak bu işlevlere belli bir değer biçme ölçüsü geliştirmek durumundayız.
İşlevleri kendiniz için gözlemlerken ciddi bir çaba gösterirseniz, bir şeyi idrak edeceksiniz. Sıradan bir biçimde ne yaparsanız yapın, ne düşünürseniz düşünün, ne hissederseniz hissedin, kendinizi anımsamadığınızı idrak edeceksiniz. Aynı zamanda, yeterince uzun bir süre içinde, yeterince çaba gösterirseniz, kendini anımsama kapasitenizi artırabileceğinizi keşfedeceksiniz. Kendinizi daha sık, daha derin anımsayacaksınız; tıpkı şuurluluk fikri gibi, çalışma fikri gibi ve benlik çalışması fikri gibi daha pek çok fikirle bağlantılı olarak kendinizi anımsamaya başlayacaksınız.
Soru şu olmalı: Kendimizi nasıl anımsayacağız, kendimizi daha uyanık bir hale nasıl getireceğiz?
Negatif heyecanlar hakkında ciddi bir biçimde düşünürseniz, bizi kendimizi anımsamaktan alıkoyan esas faktörlerin onlar olduğunu anlayacaksınız. Bu nedenle bir şey, diğeri olmadan süremez. Kendinizi daha fazla anımsamadan, negatif heyecanlarla mücadele edemezsiniz ve negatif heyecanlarla mücadele etmeden de kendinizi daha fazla anımsayamazsınız.
ÖFKENİN NEDENLERİ KENDİMİZDEDİR.
Negatif heyecanlarla mücadeleye başlamadan önce faydalı tek bir negatif heyecanın bile var olmadığını idrak etmek şarttır. Tüm negatif heyecanlar eşit derecede kötüdürler ve tümü de zayıflık simgesidirler. İkinci olarak da onlarla mücadele edebileceğimizi, gerçek bir merkezleri olmadığı için fethedilip tahrip edilebildiklerini idrak etmeliyiz. Gerçek bir merkezleri olsaydı, hiçbir şansımız olmazdı; sonsuza dek negatif heyecanların egemenliği altında kalırdık. Şansımız varmış ki, negatif heyecanlar tahrip edilip, kaybolabilen yapay bir merkez üzerinde var oluyorlar. Ve bu merkez yıkıldığında da kendimizi çok daha iyi hissediyoruz. Bunun mümkün olabileceğini idrak etmek bile çok büyük bir aşamadır; fakat bu konuda o kadar çok kanaat, önyargı ve hatta ilke sahibiyiz ki, negatif heyecanların gerekli ve mecburen oldukları fikrinde kurtulmamız çok zor. Kendimizi ifade edebilmek veya diğer pek çok şey için negatif heyecanların gerekli, kaçınılmaz ve hatta yararlı olduklarını düşünmeye devam ettikçe hiçbir şey yapamayız. Negatif heyecanların hiç de yararlı olmadıklarını, yaşamımızda hiçbir faydalı işlevlerinin olmadığını ama yine de, aynı zamanda tüm yaşantımızın onlar üzerine kurulu olduğunu idrak edebilmek için belli bir mantal mücadele vermek şarttır. Kimsenin idrak etmediği budur işte.
Negatif heyecanların koşullar yüzünden ortaya çıktıklarını sanmak en güçlü illüzyonlarımızdan biridir ve bu koşullara tam tamına uygun düşen “ mükemmel bir neden” bularak, kendimizi kızgın hissettiğimizden bahsederiz, fakat tüm negatif heyecanlar; bizde, bizim içimizdedirler. Onlarla mücadele etmeye başlamadan önce, kızgın olmak için uygun nedenler olmadığını idrak etmeliyiz. Negatif heyecanların başka insanların hataları yüzünden ya da koşulların bozukluğu yüzünden ortaya çıktıklarını düşünürüz ve böyle düşünmeyi severiz. Bu bir illüzyondur. Öfkem bir nedenden kaynaklanmıyor, öfkemin kaynağı benim içimde. Öfkeniz bir nedene bağlı değil, kaynağı sizde. Negatif heyecanların kaynağı dışsal nedenlere bağlı değildir, içimizdedir. Bir başkasının bir eyleminin ya da belirli koşulların bende negatif bir heyecan yaratmasını gerektirecek tek bir kaçınılmaz neden bile yoktur. Bu sadece benim zayıflığımdan kaynaklanır.
Kendinizi gözlerseniz, nedenler hep aynı kalsa da, sizde bazı zamanlarda negatif bir heyecan yaratmadıklarını göreceksiniz. Bunun nedeni, negatif heyecanın gerçek kaynağının sizde olduğu ve dışsal olayın sadece görünürdeki neden olduğu şeklinde açıklanabilir. Eğer bir iyilik hali içindeyseniz, kendinizi anımsıyorsanız, özdeşleşmiyorsanız, o zaman – göreceli konuşarak ve felaketleri bertaraf ederek- dışarıda olup biten hiçbir şey sizde negatif heyecanlar yaratamaz. Oysa kötü bir ruh hali içindeyseniz, özdeşleşiyorsanız, hayaller ya da benzeri şeyler içinde dalıp dalıp gitmişseniz, o zaman küçücük bir tatsızlık bile sizde şiddetli negatif bir heyecana neden olabilir.
Negatif heyecanların bir dış neden sonucu ortaya çıktığı gösterilmeye çalışılırken, bir arkadaşın ölümü ve diğer elemli olaylarda duyulan acı ile ilgili sorular sorulur bazen. Acı, kendi içinde negatif bir heyecan değildir ancak acıyla özdeşleşirseniz negatif bir heyecan yaratabilir. Acı, gerçek olabilir; negatif heyecan ise gerçek değildir. Ne de olsa, acılar yaşamın çok küçük bir kısmını, negatif heyecanlar ise büyük bir kısmını –yaşamın tümünü- işgal ederler. Peki neden? Çünki onları ( negatif heyecanlarımızı) haklı çıkarırız da ondan. Onların bir dış nedenden kaynaklandıklarını düşünürüz. Negatif heyecanlarla ve özdeşleşme ile dolu olan insanların, tabii ki, diğer insanlarda da benzer reaksiyonlar yaratacakları beklenebilir, ama insan böylesi durumlarda, kendini anımsama ve özdeşleşme yoluyla kendisini soyutlamayı ( izole etmeyi) öğrenmek zorundadır. Aynı zamanda soyutlanmanın (izolasyon) kayıtsızlık anlamına gelmediğini de idrak etmelidir. Negatif heyecanların anlamına gelmediğini de idrak etmelidir. Negatif heyecanların dış nedenlerden kaynaklanmadığını bildiğimizde, çoğu yok olur. Fakat negatif heyecanlara sahip olmak istemiyorsak, onların dışsal nedenler yüzünden ortaya çıkamayacaklarını iyice anlamak zorunda oluşumuz ilk koşuldur. Negatif heyecanlar genellikle oradadırlar, çünki biz onlara izin veririz, varlıklarını dışsal kaynaklara bağlayarak açıklarız, böylece de onlarla mücadele etmemiş oluruz. Negatif heyecanlar, hayal kurmadan var olamazlar. Sadece bir kederli durumdan dolayı acı çekmek negatif heyecan değildir, fakat hayal kurma ve özdeşleşme işin içine girdiği zaman acı negatif heyecan haline gelir. Heyecansal acı, tıpkı fiziksel acı gibi kendi başına negatif heyecan değildir, fakat onun üzerinde her türlü süslemeyi yapmaya başladığımızda, negatif heyecan haline gelir. Daha sonra, heyecanların kendileriyle mücadele yöntemlerinden bahsedebiliriz, çünki değişik heyecanlar için pek çok ve çok kesin yöntemler vardır, ama öncelikle özdeşleşme ve hayal kurma ( imajinasyon) ile mücadele etmelisiniz. İnsanlar hayal kurma ( imajinasyon) sözcüğüne yaratıcı veya seçici yetenek anlamında oldukça yapay ve hiç de hak etmediği bir anlam yüklerler. Hayal kurma, kontrol edilemeyen yıkıcı bir yetenektir. Kendimizi mutlu etmek için bir şeylerin hayalini kurmaya başlarız ve kısa süre içinde ona inanmaya –en azından bir kısmına- başlarız. Hayal kurma genellikle insanın kendisine, sahip olmadığı bir bilgiyi, bir gücü, bir niteliği yakıştırmasından ibarettir. Bu, tehlikeli bir hayal kurma biçimidir; öte yandan sadece zihne düşüncelerin gelmesine izin vermek ya da gündüz düşü, özdeşleşmeden bağımsız olabildikçe, zararsız, hatta eğlenceli bile olabilir. Özdeşleşme ve hayal kurmaya karşı verilen bu mücadele, her zaman rastlanan türden pek çok negatif heyecanı tahrip etmeye her halükarda en azından hafifletmeye yeterlidir. İşe bununla başlamalısınız, çünki ancak özdeşleşmeyle bir dereceye kadar mücadele edebildiğinizde ve imajinasyondan vazgeçtiğinizde, negatif heyecanlara karşı daha güçlü yöntemler kullanmaya başlamak mümkün olacaktır. Özdeşleşme ve hayal kurmaya tümüyle son verilmelidir. Bu yapılmadıkça daha ileri yöntemleri çalışmak yararsızdır. Hayal kurmaktan vazgeçmeye çalışırsanız, gerçek hisleri kovma tehlikesi de söz konusu değildir; hislerimiz gerçekse, zaten bertaraf edilemezler. Negatif imajinasyona bir son verebilirsiniz ve sırf özdeşleşme üzerinde yapılan bir çalışma bile, negatif imajinasyona son verecektir. Ama negatif heyecanların kendilerine karşı verilen gerçek savaş daha sonra başlar. Bu savaş doğru anlama esasına dayalı bir savaştır. Her şeyden önce, negatif heyecanların nasıl ortaya çıktıklarını, ardlarında neyin yattığını, ne kadar yararsız olduklarını ve onlara sahip olamakla elde edeceğiniz zevkten ne kadar kayba uğrayacağınızı anlama esasına dayalı bir savaş. Ne kadar kaybedeceğinizi idrak ettiğinizde, belki o zaman bu konuda bir şeyler yapabilecek kadar bir enerjiye de sahip olacaksınız.
DOĞRU YAKLAŞIMIN ÖNEMİ
Negatif heyecanları ifade etmeyi bırakmak ile bu heyecanların kendileriyle başa çıkma mücadelesinin birbirlerinden oldukça farklı iki pratik olduğunu anlamanız şarttır. Bu heyecanları ifade etmeye son verme çabası önce gelir. Onları ifade etmeye son vermeyi öğrenmedikçe, bu heyecanların kendileriyle başa çıkabilme konusunda hiçbir şey yapamazsınız. Negatif heyecanların ifade edilmesi konusunda belli bir kontrol kazandığınızda, negatif heyecanları kendi içlerinde çalışmaya başlayabilirsiniz. Kendi negatif heyecanlarınızı sınıflandırmaya çaba harcayabilirsiniz. Temelde hangi negatif heyecanlara sahip olduğunuzu, niçin ortaya çıktıklarını, onları neyin ortaya çıkardığını vs. keşfedebilirsiniz. Heyecanlar üzerindeki tek kontrolünüzün ancak zihniniz yoluyla olabileceğini anlamalısınız, ama bu kontrol hemen gelmez. Altı ay doğru düşünürseniz, negatif heyecanlar bundan etkileneceklerdir, çünki ortaya çıkış nedenleri yanlış düşünme alışkanlığına bağlıdır. Bugün doğru düşünmeye başlarsınız, negatif heyecanlarınız hemen yarın değişmeyeceklerdir; fakat şimdi doğru düşünmeye başlarsanız altı aylık bir süre içinde değişebilirler, ancak zemin önceden hazırlanmalıdır. Gerginliğinize, kötü mizacınıza, şüphelerinize ya da en sık yaşadığınız hangi nahoş heyecanlarınız varsa ona karşı doğru bir yaklaşım yaratabilmeyi başarırsanız, o zaman –belli bir süre sonra- bu yaklaşım negatif heyecanınızı hemen işin başında durdurabilmenize yardımcı olacaktır. Bu heyecanların başlamasına bir kez izin verdiniz mi, artık onları durduramazsınız. Bir kez ifade etmeye başladınız mı artık onun egemenliği altına girersiniz. Savaş kafanızda başlamalıdır ve belli bir konudaki düşünme biçiminizi keşfetmek zorundasınız. Negatif bir heyecan görünmeye başladığında, sinirlerinize hakim olamazsınız. Artık çok geçtir; o, hamlesini gerçekleştirmiştir bile. Örneğin, kızgınlık tezahürleri gibi şeyleri ancak bir şekilde kontrol edebilirsiniz. Belli bir kişiyle karşılaşmak durumundasınız diyelim ve bu kişinin sizi gerdiğini farz edelim. Onunla ne zaman karşılaşsanız öfkeniz kendini gösterme eğilimindedir ve siz bundan hoşlanmıyorsunuz; fakat kendinize asıl hakim olacaksınız? Düşünme biçiminizle ilgili bir çalışma ile işe başlamalısınız. Bu insan hakkında ne düşünüyorsanız –gerildiğiniz zaman ne hissediyorsunuz değil, sakin anlarınızda bu insan hakkında ne düşünüyorsunuz? Onunla tartıştığınızı, ona yanıldığını ispat ettiğinizi, tüm hatalarını yüzüne söylediğinizi, size karşı genellikle yanlış davranıldığını düşünürsünüz, tüm bunlar beyninizden geçer. İşte yanılgıya düştüğünüz nokta burasıdır. Doğru düşünmeyi öğrenmek zorundasınız; doğru düşünmenin yöntemini keşfetmek zorundasınız. Bunu başarabilirseniz, şöyle olacaktır: Heyecan, düşünceden çok daha hızlı olmasına rağmen, geçici bir şeydir. Ama düşünce sürekli ( kalıcı) hale getirilebilir; bu yüzden heyecan ne zaman hamle yapsa, sürekli düşünce engeline çarpar ve varlığını sürdürüp kendini açığa çıkaramaz. Bu yüzden negatif heyecanların ifadesine karşı, tıpkı bu örnekteki gibi, salt sürekli doğru düşünme yöntemi kullanarak mücadele edebilirsiniz. Negatif heyecanlara karşı kullandığımız silahlar olarak doğru düşünmeden ve doğru yaklaşımdan neyi kastettiğimiz sorusuna geleceğiz şimdi.
NEGATİF HEYECAN TÜRLERİ
Her şeyden önce negatif heyecanların ne kadar yanlış, ne kadar yararsız olduklarını ve sonrada özdeşleşme olmadan var olamayacaklarını anlamak zorunda olduğumuzu tekrar etmeliyiz. Bunu idrak etmek çok uzun zamanınızı alacaktır, ancak bir kez başardınız mı negatif heyecanlarınızı üç kategoriye ayırmayı denemelisiniz. Önce, çok sık ortaya çıkan, aşağı yukarı her gün tekrarlanan, sıradan ve daima özdeşleşmeye bağlı negatif heyecanlar. Elbette, bunları incelemeli ve bunların ifade edilmeleri konusunda zaten belli bir noktaya kadar kontrol sahibi olabilmelisiniz. Sonra, özdeşleşmemeye çalışarak, sırf bu heyecanlarla ilişkili olarak değil, her şeyle bağlantılı olarak özdeşleşmeden mümkün olabildiğince kaçınarak, bunlarla başa çıkmaya başlamalısınız. Eğer kendinizde özdeşleşmeme kapasitesini yaratabilirseniz, bu, negatif heyecanlarınızı etkileyecek ve nasıl yok olmaya başladıklarını göreceksiniz.
İkinci türden negatif heyecanlar her gün ortaya çıkmazlar bunlar –şüphe, incinmiş heyecanlar ve bunun gibi pek çok şeye bağlı- çok daha zor, çok daha karmaşık bir mantal sürecin neden olduğu heyecanlardır. Zaptedilmeleri çok daha zordur. Bunlarla, doğru bir mantal tutum yaratıp – negatif heyecanı yaşadığınız anlarda değil, ama aralarda, sakin zamanlarınızda- doğru düşünerek başa çıkabilirsiniz. Doğru yaklaşımı, doğru görüş açısını bulmaya çalışın ve onu kalıcı hale getirin. Doğru düşünmeyi sağlayabilirseniz, bu, negatif heyecanların tüm gücünü çekip alacaktır.
Sonra çok daha yoğun, çok daha zor ve çok daha seyrek ortaya çıkan üçüncü tür negatif heyecanlar gelir. Bunlara karşı hiçbir şey yapamazsınız. Yukarıdaki iki metot –özdeşleşme ile mücadele ve doğru yaklaşımlar yaratma- size yardımcı olmaz. Bu tür heyecanlar ortaya çıktığında ancak tek bir şey yapabilirsiniz: Kendinizi anımsamaya çalışmalısınız, negatif heyecanın yardımıyla kendinizi anımsamaya çalışmalısınız O zaman bir süre sonra bu heyecanlar değişecektir. Ama bunun için hazırlanmanız gerekecektir; bu oldukça özel bir şeydir.
DOĞRU DÜŞÜNMENİN ÖNEMİ
Kendimiz üzerindeki çalışmayı, şu an ne olduğumuz açısından değil, gelecekte ne olabileceğimiz açısında ele alırız, ki böylece bazı şeyleri yeterince çalışmadığımızda, onları değiştirmek için bir uğraş veririz. Yeterince ciddi bir çalışma, zaten kendi içinde bir değişikliği getirir, ama bu değişikliğin tüm sonuçları, bazı negatif heyecanlar tarafından ziyan edilebilirler. Eğer bu çalışmaya, negatif heyecanları zaptetmeden başlarsanız, bir yarınız çalışacak diğer yarınız ise çalışmayı bozacak, böylece bir süre sonra kendinizi daha öncekinden çok daha kötü bir durumda bulabileceksiniz. Negatif heyecanlarını sürdürmeyi isteyen insanlar için, bu sürekliliğin, çalışmayı kendileri için olanaksız hale getirdiğine birkaç kez tanık olduk. Bu insanların negatif heyecanları tehlikesini idrak ettikleri zamanlar oldu; ancak bu anlarda yeterince çaba göstermeyi başaramadılar ve negatif heyecanları eskiye göre çok daha fazla güçlendi. Doğru bir yaklaşımın negatif heyecanların çoğunu tahrip ettiği biraz evvel açıklandı. Eğer çalışmanın kötü sonuçlarından kaçınmak durumundaysak, bu yaklaşımın tohumlarını işin en başından atmayı öğrenmemiz çok önemlidir.
Bir konuya doğru yaklaşmak, o konu hakkında doğru düşünmenin sonucunda gerçekleşir. Örneğin, pek çok insanın yaşamı sadece muhalefet ( karşı çıkma) üzerine kuruludur; itiraz edecek bir şey bulduklarında, sadece kendilerinin akıllı olduğunu sanırlar. Karşı çıkacak bir şey bulamazlarsa, kendilerinin çalışmadığını, hissetmediğini, düşünmediğini ya da hiçbir şey yapmadığını düşünürler. Yine hemen hemen tüm kişisel negatif heyecanlarımız, suçlama ve bir başkasının suçlu olduğu varsayımı üzerinde temellenmişlerdir. Eğer, kalıcı düşünme yoluyla, bizimle ilişkili olan şeylerde hiç kimsenin suçlu olamayacağını ve başımıza gelen her şeyin sorumlusunun kendimiz olduğunu idrak edersek, negatif heyecanlarımızla ilişkili bu suçlama yaklaşımı değişmeye başlayacaktır. Sonuç olarak bu doğru düşünme, doğru yaklaşım veya görüş açısının yaratılması sabit bir işlem haline gelebilecek ve negatif heyecanlar sadece zaman zaman ortaya çıkacaklardır. Tam sabit olunduğunda, doğru düşünme işlemi negatif heyecanlar üzerinde bir güce sahip olur; onları işin ta başından kontrol eder.
Bazı görüş açılarını reddedip diğerlerini kabul etmeyi öğrenenebiliriz. Bir açıdan çok mekaniğiz ve hiçbir şey yapamayız, bir başka açıdan ise kendimizde yapmaya başlayabileceğimiz –belki çok fazla değil ama- yine de bazı şeyler var. İçimizde hiç kullanmadığımız bir takım olanaklarımız var. Bu, herhangi bir an da hissettiklerinizi değiştiremezsiniz şeklinde algılandığında hiçbir şey yapamayacağımız doğrudur, ama herhangi bir an da belli bir konuda düşünmeyi başarabilirsiniz. Bu bir başlangıçtır. Neyin mümkün olduğunu bilmelisiniz ve işe buradan başlamalısınız, çünki bir şeyin olup bitmesine izin vermektense, o şeyi yapma olasılığı çok daha hızlı gelişecektir. Bir konu hakkında belli bir biçimde düşünmeyi ve –gerekli olduğunda da-düşünmemeyi başarabilirsiniz.
Düşünmenin ne denli büyük güçlere sahip olduğunu idrak edemiyorsunuz. Burada gücün felsefi bir açıklaması kastedilmiyor. Burada söz konusu olan gerçek şudur ki, belli şeyler hakkında daima doğru düşünürseniz bu düşünceyi kalıcı kılabilirsiniz ve bu da kalıcı yaklaşımın yolunu açacak ve onu geliştirecektir. Eğer kendinizi bir tür yanlış heyecansal tezahürün etki alanı içinde bulursanız, tam o an da bu konuda hiçbir şey yapamazsınız; çünki yanlış düşünerek kendinizi içinizde bu tür reaksiyonlara ait bir kapasiteyi geliştirmek üzere eğittiniz; fakat bir süre doğru düşündükten sonra kendi içinizde bir başka tür reaksiyon kapasitesi yaratmanın eğitimini yapabilirsiniz. Ancak bu yöntem anlaşılmalıdır ve bu anlayış oldukça derin bir anlayış olmalıdır. Bu yöntemi pek çok değişik şeye uygulayabilirsiniz. Gerçekten de yapabileceğiniz tek şey budur. Başka hiç bir şey yapamazsınız. Negatif tezahürlerle mücadele etmenin dolaysız ( direkt) bir yolu yoktur, çünki onları yakalayamazsınız; ve onları engellemek için, kendilerine karşı önceden hazırlanmak dışında bir yol yoktur. Hepsinin, toptan yanlış olduğunun geçici bir süre için idraki size yardımcı olmayacaktır; bu kavrayış çok derin olmalıdır, aksi takdirde bir başka tezahüre zemin hazırlamak için aynı zorlukta bir süre yeniden yaşayacaksınız. Negatif bir karakterin bu kendiliğinden ( spontan olarak) ortaya çıkan tezahürleri ( görünümleri) yüzünden ne kadar çok şey yitirdiğinizi idrak etmelisiniz. Bunlar arzu edilen pek çok şeyi ulaşılması imkansız bir hale getirirler ve tam tamına elde etmek istediğiniz şey kadar kayba uğrarsınız.
ŞUURLULUK KIVILCIMLARI
Her şey hakkında doğru bir yaklaşım sahibi olmak için, farklı bir biçimde düşünmeyi ve daha uzun süreli düşüncelere sahip olmayı öğrenmek zorundayız. Düşüncelerimizin her biri çok kısa sürelidir. Uzun ve kısa süreli düşünceler arasındaki ayrımla ilgili olarak kendi gözlemlerinize dayalı deneyimlere sahip olmadıkça, bu görüş sizin için hiç bir şey ifade etmeyecektir.
Tamamıyla alışkanlıkla ilgili çağrışımlara bağımlı olmasına izin verilirse düşüncemiz gelişmeyecektir; fakat yeni görüş açıları tanıtarak, yeni çağrışımlar yaratabiliriz. Örneğin, hep mutlaklar halinde düşünme alışkanlığındayız –ya hep ya hiç biçiminde- ama ilk kez oluşan herhangi bir şeyin önce kıvılcımlar halinde geldiğini anlamak gerekir. Gelir ve sonra kaybolur. Ancak belli bir sonra daha uzun ve sonra biraz daha uzun süreli gelirler ki, böylece onları görüp fark edebilirsiniz. Hiçbir şey hemen ilk an da tamamlanmış biçimiyle karşımıza çıkmaz. Kazanılabilen her şey önce gelir, sonra kaybolur, yine gelir, yine kaybolur. Uzunca bir süre sonra geldiğinde, biraz kalır ve böylece ona bir isim verebilir, onu fark edebilirsiniz. Örnek vermek istemiyorum, çünkü hayal kurmanıza yol açar. Tüm söyleyeceğim şudur ki, örneğin belli bazı kendini anımsama çabaları sayesinde kişi, şimdi göremediği bazı şeyleri görebilir. Gözlerimiz bizim düşündüğümüz kadar sınırlı değillerdir. Görebildikleri ama fark edemedikleri pek çok şey vardır. Farklı düşünemedikçe, farklı algılayamayız. Sadece düşünceler üzerinde kontrol sahibiyiz; algılama konusunda kontrol sahibi değiliz. Algılama, bizim arzu ya da kararımıza bağlı bir şey değildir. Algılama, özellikle, şuurluluk aşamamıza, daha uyanık olma durumumuza bağlı bir şeydir. İnsan yeterli bir süre için diyelim ki bir saat için uyanık kalıyorsa, şu an görmediği pek çok şeyi görebilir.
GEREKİRSE HEM POZİTİF
HEM DE NEGEATİF YAKLAŞIMLAR
Negatif heyecanlarına karşı bir silah olarak doğru bir yaklaşım kullanma sorusu anlayış gerektirir; bu, heyecanların kendilerine nasıl yaklaştığımıza ilişkin bir sorudur. Çünki kendi olumsuzluğumuza karşı doğru ya da yanlış bir yaklaşımımız olabilir. Değişik durumlar için değişik yaklaşımlar ortaya çıkar ve genelleme yapılamaz. Olumlu yaklaşım entelektimizin “ Evet” diyen kısmına, negatif bir yaklaşım ise “ Hayır” diyen kısmına aittir. Daha başka yaklaşımlarda olabilir, ama bu ikisi en önemli olanlardır. Bir konu ya da sorun hakkında anlayış eksikliği salt ona karşı yanlış bir yaklaşımın varlığından kaynaklanabilir. Her şeye ve herhangi bir şeye olumsuz yaklaşan insanlar vardır ve öte yandan olumsuz bir yaklaşım geliştirmek zorunda oldukları şeylere de olumlu bir yaklaşımın tohumlarını atmaya çabalayan insanlar vardır. “ Olumlu” ve “ olumsuz” sözcükleri sıradan anlamlarıyla onaylamak veya onaylamamak olarak kullanıldıklarında şöyle diyebiliriz; bazı şeyleri anlamak için olumsuz yaklaşımlara gereksinim duyarız öte yandan diğer bazı şeyler de olumlu bir yaklaşımla anlaşılabilirler. Her şeye hiç ayrım yapmaksızın fazlasıyla olumlu yaklaşmak, tıpkı her şeye ısrarla olumsuz yaklaşma eğiliminin yaptığı gibi, her şeyi berbat etmeyi başarabilir, fakat bazen olumsuz bir yaklaşım yararlı olabilir çünki yaşamda ancak yeterince iyi bir negatif yaklaşım sayesinde anlaşılabilecek pek çok şey vardır. Olumsuz bir yaklaşımla özdeşleşmek negatif heyecanlara yol açacaktır elbette, ama bundan kaçınmak olasıdır ve büyük çoğunlukla da özdeşleşme yanlış bir yaklaşımın sonucunda ortaya çıkar. Bu bir çelişki ( paradoks) gibi gözükebilir. Pek çok negatif heyecana sahibiz, çünki negatif heyecanlarımıza karşı yeterince negatif yaklaşımlara sahip değiliz. Öte yandan bizim gelişme çalışmamızla bağlantısı olan her hangi bir şeye karşı negatif bir yaklaşım sahibi olduğumuz an da, artık onu anlama yeteneğimiz son bulacaktır.
Kontrol sahibi olmadığımızı, makine olduğumuzu her şeyin varit olduğunu anlamak zorundayız. Bu konu hakkında sadece konuşmak bu gerçekleri değiştirmez. Mekanik olmaya son vermek için başka bir şey gereklidir: davranış değişikliği. Davranış, heyecandan bağımsız olabilir ve bir dereceye kadar da kontrolümüz altında tutulabilir. Örneğin bilgiye, arkadaşlarımıza, bu çalışmaya ve benlik çalışmasına karşı geliştirdiğimiz davranışlarımız üzerinde belli bir kontrole sahibiz. Davranış, aslında bir görüş açısıdır ve bir görüş açısı doğruysa bir etkisi; yanlışsa başka bir etkisi vardır. Hiçbir şey yapamayacağımızı anlamak gereklidir, ama davranışlarımızı değiştirebiliriz.
Doğru bir davranış, onu incelediğimiz özel yöntemle uyumlu olarak, insanın kendisi üzerinde ve yaşam üzerinde çalışması sayesinde yavaş yavaş, derece derece gelişebilir. Bu çalışma, bilgiye değil, farklı bir düşünme biçimine bağlıdır. Farklı düşünme, ancak farklı davranışlardan ve şeylerin göreceli değerlerinin anlaşılabilmesinden kaynaklanır. Davranış değişikliği, kendi başına insanın varlığının değişimini sağlamaz. Değer biçme şarttır.