“ Şu anlaşılmalıdır ki, insan iki kısımdan oluşmuştur: Öz ve kişilik. İnsandaki öz, kendisine ait bulunandır. Kişilik ise ‘kendisine ait olmayandır’. ‘Kendisine ait olmayan’; dışarıdan gelmiş bulunanlar, öğrendikleri ya da kendisine aksedenler, bellekte ve duyumlarda kalan dış izlenimlere ait tüm izler, öğrenilmiş bütün kelime ve hareketler, taklit yolu ile doğmuş bütün duygular anlamına gelir. Bütün bunlar, ‘ona ait değildir’; bütün bunlar kişiliktir”.
“ Mutat psikolojinin görüş açısından insanın kişilik ve öz diye ikiye ayrılması zordur. Böyle bir ayırımın psikolojide hiç söz konusu olmadığını söylemek daha doğru olacaktır.”
“ Küçük bir çocuk henüz kişilik sahibi değildir. O, gerçekten olduğu gibidir. O, özdür. Arzuları, zevkleri, hoşlandıkları, hoşlanmadıkları, onun varlığını olduğu gibi ortaya koyarlar.” ( 70)
“ Fakat ‘eğitim’ denilen şey başlayınca kişilik de büyümeye başlar. Kişilik, kısmen diğer insanların isteklerine bağlı etkilerle yani ‘eğitimle’ ve kısmen de onların çocuk tarafından ister istemez taklit edilmeleriyle meydana gelir. Çocuğun, çevresindeki insanlara karşı gösterdiği ‘direnç’ ve onlardan ‘kendisinin olan’ veya ‘gerçek’ bir şeyi saklamaya çalışması da kişiliğin meydana gelmesinde büyük rol oynar.” ( 71)
“ Öz, insandaki hakikattir, kişilik ise asılsızdır, yapmadır. Fakat kişilik büyüdükçe öz, kendini daha ve daha ender olarak, daha ve daha zayıf bir biçimde ortaya koyar; pek sık olarak da özün büyümesi pek erken bir yaşta son bulur ve artık büyümez. Olgun bir adamın, hatta çok entelektüel, kelimenin kabul edildiği anlamı ile yüksek eğitim görmüş bir adamın özünün, beş ya da altı yaşındaki bir çocuğun seviyesinde kaldığı sık sık görülmektedir. Bu, o insanda gördüğümüz her şeyin aslında ‘ona ait olmadığı’ anlamına gelir. İnsanda kendisinin olan şey, yani öz, genellikle sadece onun içgüdülerinde ve en basit duygularında kendini gösterir. Bununla beraber, insanın özünün, kişiliği ile paralel olarak büyüdüğü durumlar mevcuttur. Böyle durumlar, özellikle kültürel yaşam içerisinde çok ender olarak rastlanan istisnalar olarak kalırlar. Sürekli mücadele gerektiren ve tehlike dolu zor koşullar içinde, doğaya daha yakın olan insanların özü, daha fazla gelişme şansına sahiptir.”
“ Fakat kaide olarak böyle kimselerin kişilikleri çok az gelişmiştir. Kendilerinin olan daha fazla şey, ‘kendilerinin olmayan’ pek az şey mevcuttur; yani eğitimden, malumattan ve kültürden yoksundurlar. Kişiliği yaratan kültürdür ve aynı zamanda o, kişiliğin ürünü ve sonucudur. Bütün hayatımızın, uygarlık, bilim, felsefe, sanat ve politika adı altında topladığımız her şeyin, insanların kişilikleri, yani ‘kendilerine ait olmayanlar’ tarafından yaratıldığını fark etmemekteyiz.”
“ ‘Kendine ait olmama’ unsuru, ‘insanın kendisine ait olandan’ onun, yani ilkinin kaybolabilmesi, değiştirilebilmesi ve yapay vasıtalarla insandan uzaklaştırılabilmesi ile farklılık arz eder.” ( 72)
“ Kişiliğin öz ile olan ilişkisinin deneysel olarak ispatı mümkündür. Doğu okullarında, insanın kişiliğini özünden ayırmayı sağlayacak yol ve vasıtaların varlığı bilinmektedir. Bu maksatla bazen ipnozu, bazen özel narkotikleri, bazen de belli türlü egzersizleri kullanırlar. Eğer insandaki kişilik ve öz, bir süre için bu vasıtalardan biriyle birbirinden ayrılırsa, farklı seslerle konuşan, tamamen farklı zevkleri, gaye ve ilgileri olan, tabir caizse, iki varlık meydana çıkar; bu iki varlıktan biri, sık olarak küçük bir çocuk seviyesinde olduğunu ortaya koyar. Deneye devam ederek bu varlıklardan birini uykuya sokmak mümkündür; veya deney, ya kişiliği ya da özü uykuya sokmakla başlayabilir. Belli narkotiklerin, özü etkilemeden kişiliği uykuya sokma özelliği vardır. Ve bu narkotiği aldıktan belli bir süre sonrası için, insanın kişiliği sanki yok olur ve sadece özü kalır. Ve son derece değişik ve yüksek fikirlerle, sempatilerle, antipatilerle, sevgilerle, nefretlerle, ilişkilerle, vatanseverlikle, alışkanlıklarla, zevklerle, arzularla, inançlarla dolu olan bir kimse, birdenbire tamamen boş, düşüncelerden, duygulardan, inançlardan, görüşlerden yoksun olarak ortaya çıkar. Evvelce onu tahrik eden her şey, şimdi onda tamamen ilgisizlik uyandırmaktadır. Bazen mutat ruhsal durumlarının veya ateşli sözlerinin suniliğini ve hayali karakterini görür, bazen de bunları, hiç mevcut olmamışlar gibi tamamen unutur. Hayatını feda etmeye hazır olduğu şeyler, şimdi ona gülünç, anlamsız ve ilgi duymaya değmez gözükmektedir. Kendi içinde bulabildiği, sadece az sayıdaki içgüdüsel eğilim ve zevklerdir. Tatlılardan, ısıdan hoşlanmakta, soğuktan, çalışma düşüncesinden nefret etmektedir; veya aksine fiziksel hareket fikrinden hoşlanmaktadır. Ve hepsi bu kadardır.” ( 73)
“ Bazen, çok ender olmakla beraber, ve bazen de beklentinin en az olduğu bir zamanda öz, bir kimsede, hatta gelişmemiş kişiliğin söz konusu olduğu hallerde bile tam anlamıyla büyümüş ve gelişmiş olarak ortaya çıkar ve insanda mevcut ciddi ve gerçek olan her şeyle birleşir.”
“ Ama bu pek ender olur. Kaide olarak bir insanın özü, ya ilkel, vahşi ve çocuksudur ya da tamamen ahmaktır. Özün gelişmesi, insanın kendisi üzerinde çalışmasına bağlıdır.”
“ Kendi üzerinde çalışmanın çok önemli bir anı, insanın kişiliği ile özünü birbirinden ayırt etmeye başladığı andır. İnsanın gerçek ben’i, ferdiyeti, ancak özünden büyüyebilir. İnsanın ferdiyetinin, büyümüş, olgunlaşmış olan özü olduğu söylenebilir. Fakat özün büyümesini mümkün kılmak için, her şeyden önce kişiliğin onun üzerindeki sürekli baskısını zayıflatmak gerekmektedir, zira özün büyümesini önleyen engeller, kişilikte bulunmaktadır.” ( 74)
“ Vasat bir kültüre sahip insanı ele alırsak, çoğu kez onda, özü pasif unsurken, kişiliğinin aktif unsur olduğunu göreceğiz. Durum böyle değişmeden devam ettiği sürece insanın iç büyümesi başlayamaz. Kişilik pasif, öz ise aktif hale gelmelidir. Bu ise ancak ‘tamponların’ uzaklaştırılması ile veya zayıflatılmasıyla mümkün olur, çünkü ‘tamponlar,’ kişiliğin, onlar vasıtasıyla özü hükmü altında tuttuğu başlıca silahlardır.”
“ Daha önce de söylendiği gibi, çoğu defa, az kültürlü insanlarda, kültürlü insanlarda olduğundan daha fazla gelişmiştir. İlk bakışta az kültürlü insanların büyüme imkanına daha yakın bulundukları akla gelir, fakat aslında durum böyle değildir, çünkü onların kişiliği, yeterli biçimde gelişmemiş olarak ortaya çıkar. İç büyüme için, kendi üzerinde çalışma için, özün belirli bir gücüne olduğu gibi kişiliğin belli bir gelişimine de ihtiyaç vardır. Kişilik, merkezlerin belli bir çalışmasından kaynaklanan ‘rulolardan’ ve ‘tamponlardan’ oluşmuştur. Yeterli derecede gelişmemiş bir kişilik; ‘rollerden’ ve ‘tamponlardan’ yoksunluk, yani bilgiden, malumattan, kendi üzerinde çalışmanın dayanması gerektiği materyalden yoksunluk anlamına gelir. Bir miktar bilgi birikimi, ‘kendinin olmayan’ belli bir miktar materyal olmaksızın, insan kendisi üzerinde çalışmaya, kendini incelemeye, mekanik alışkanlıklarıyla savaşmaya başlayamaz. Çünkü böyle bir çalışmanın yükümlülüğü altına girmek için neden ve itici güç mevcut değildir.”
“ Bu bütün yolların ona kapalı olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir entelektüel gelişmeye ihtiyaç göstermeyen fakirin ve de rahibin yolu ona açıktır. Fakat gelişmiş zihin sahibi insan için mümkün olan yöntem ve vasıtalar onun için mümkün değildir. Bundan böyle de tekamül, kültürlü ve kültürsüz insan için eşit derecede güçtür. Kültürlü bir kimse doğadan, yaşamın doğal koşullarından uzaktır; yaşamın yapay koşulları içerisinde bulunmakta ve kişiliğini, özünün yararına olarak geliştirmektedir. Az kültürlü bir insan ise daha normal ve daha doğal koşullar içerisinde yaşayarak, özünü kişiliğinin zararına geliştirmektedir. Kendi üzerinde çalışmanın başarılı bir başlangıcı için kişiliğin ve özün eşit olan mutlu bir gelişme içerisinde bulunmalarına gerek vardır. Böyle bir durum, başarı için en büyük garantiyi teşkil edecektir. Eğer öz çok az gelişmişse, çok uzun bir çalışma devresine ihtiyaç vardır; eğer insanın özü kendi içinde çürümüşse ya da özde bazı tamiri gayri mümkün kusurlar hasıl olmuşsa, bu çalışma tamamen sonuçsuz kalacaktır. Bu tür koşullar oldukça sık vaki olur. Kişiliğin anormal bir gelişimi, pek sık olarak özün gelişimini öyle erken bir yaşta durdurur ki, bozulmuş küçük bir nesne haline gelir. Bozulmuş küçük bir nesneden ise artık hiç bir şey elde edilemez.”
“ Dahası, oldukça sık olmak üzere, insandaki özün, kişiliği ve bedeni halen hayatta olduğu halde öldüğü vakidir. Büyük bir kentin sokaklarında rastladığımız insanlar, hatırı sayılır oranda içleri boş insanlardır, yani gerçekten artık ölüdürler.”
“ Bereket versin ki, biz bu durumu görmüyor ve bilmiyoruz. Eğer ne kadar insanın aslında ölü olduğunu ve bu ölü insanlardan ne kadarının bizim hayatlarımızı yönettiklerini bilseydik, dehşet içinde çıldırırdık. Ve doğru dürüst hazırlıkları olmadan bu nitelikte bir şeyi keşfetmekle insanlar gerçekten bazen delirmektedirler; yani görmemeleri gereken bir şeyi görmüş olmaktadırlar. Tehlikesizce görmesi için insanın yolda bulunması gereklidir. Hiç bir şey yapamayan insan, gerçeği görürse elbette çıldıracaktır. Ancak bu nadiren vaki olur. Genellikle her şey, öylesine tertiplenmiştir ki, insan vaktinden önce hiç bir şey göremez. Kişilik, sadece görmeyi istediğini ve hayatına zararı dokunmayanı görür. Sevmediğini hiç bir zaman görmez. Bu, aynı zamanda hem iyi hem de kötüdür. Eğer insan uyumak istiyorsa iyi, fakat uyanmak istiyorsa kötüdür.”
Gruplardaki konuşmalar her zamanki gibi sürdü. Bir defasında G., şahsiyetin özden ayrılması ile ilgili bir deney yapmak istediğini söyledi. Hepimiz çok ilgilenmiştik, zira uzun zamandan beri ‘deneylere’ söz verdiği halde, o zamana kadar hiç bir şey görmemiştik. G.’nin metotlarından söz etmeyeceğim, sadece deney için ilk gece seçtiği kişileri tarif edeceğim. Onlardan biri, gençliğini geride bırakmış olan ve toplumda oldukça mühim bir yer işgal eden bir adamdı. Bu kişi toplantılarımızda çok fazla konuşan ve sık sık kendisi, ailesi hakkında, Hristiyanlık hakkında, savaş ve kendisini iğrendiren her türlü “skandal” ile ilgili güncel olaylar hakkında söz eden biriydi. Diğeri daha gençti. Çoğumuz onu ciddi bir kimse olarak kale almıyorduk. Çok sık olarak aptalı oynuyordu; ya da diğer yandan, sistemin şu ya da bu ayrıntısı üzerinde, sistemin tümüyle ilişkisi olmadan, sonu gelmez şekilsel tartışmalara giriyordu. Onu anlamak çok zordu. Farklı kategori ve seviyelere ait olan kelimeleri ve farklı görüş açılarını en mümkün olmayacak şekilde birbirine karıştırarak, en basit şeylerden bile karışık ve muğlak bir şekilde söz ediyordu.
Deneyin başlangıç kısmını atlıyorum.
Büyük salonda oturuyorduk.
Konuşma mutat şekliyle devam ediyordu.
G. bize fısıldayarak, “ Şimdi dikkat edin” dedi.
Bir şey hakkında hararetle konuşan o iki kişiden yaşlı olanı, bir cümlenin ortasında birdenbire sustu. Dosdoğru önüne bakıyor ve sandalyesine gömülmüş gibi gözüküyordu. G.’nin bir işareti üzerine, ona bakmadan konuşmaya devam ettik. Genç olanı konuşmayı dinlemeye başladı ve daha sonra kendisi konuştu. Hepimiz birbirimize bakıyorduk. Sesi farklılaşmıştı. Bize, açık, basit ve anlaşılır bir şekilde, fazla kelime kullanmadan, aşırılık yapmadan, soytarılık etmeden kendisi hakkındaki bir müşahedesini anlattı. Sonra sustu; bir sigara içti ve besbelli bir şey düşünüyordu. Birincisi hala hareket etmeden, adeta top gibi büzülmüş oturuyordu.
“ Ona ne düşündüğünü sorun” dedi G. usulca.
Soru sorulduğu zaman, uykudan uyanıyormuş gibi, “ Ben mi?” dedi. “ Hiç bir şey”. Özür dilermiş gibi ya da düşündüğü bir şey hakkında birisi kendisine soru sormuş ve şaşırmış gibi hafifçe gülümsedi.
“ Biraz önce savaştan söz ediyordunuz” dedi içimizden birisi, “ Almanlarla barış yaptığımız takdirde neler olacağından bahsediyordunuz; hala öyle mi düşünüyorsunuz?”
“ Gerçekten bilmiyorum” dedi kararsız bir sesle. “Öyle mi söyledim?”
“ Evet, tabii. Biraz önce herkesin bu konuyu düşünmeye mecbur olduğunu, kimsenin düşünmemeye hakkı olmadığını ve kimsenin savaşı unutmaya hakkı olmadığını; herkesin savaş lehine ya da aleyhine, evet ya da hayır şeklinde, kesin bir kanaat sahibi olması gerektiğini söylediniz.”
Soru soranın söylediklerini anlamıyormuş gibi dinliyordu.
“ Öyle mi?” dedi. “ Ne kadar tuhaf. Bu konu hakkında hiç bir şey hatırlamıyorum.”
“ Fakat bu konuyla ilgilenmiyor musunuz?”
“ Hayır, beni hiç ilgilendirmiyor.”
“ Şimdi olup bitenlerin neticesini, Rusya ve bütün medeniyet için vereceği sonuçları düşünmüyor musunuz?”
Hayıflanıyormuş gibi başını salladı.
“ Neden söz ettiğinizi anlamıyorum” dedi. “ Beni hiç ilgilendirmiyor ve bu konu hakkında hiç bir şey bilmiyorum.”
“ Peki öyleyse, daha önce ailenizden bahsediyordunuz. Eğer onlar bizim fikirlerimizle ilgilenseler ve çalışmaya katılsalardı, sizin için daha kolay olmaz mıydı?”
“ Evet, belki” dedi tekrar kararsız bir sesle. “ Ama neden bunu düşüneyim?”
“ Peki, daha önce sizinle onlar arasında büyüyen uçurumdan korktuğunuzu söylemiştiniz.”
Cevap yok.
“ Fakat şimdi bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“ Bunu hiç düşünmüyorum.”
“ Size ne istediğinizi sorsalar, ne derdiniz?”
Gene şaşkın bir bakış. “ Herhangi bir şey istemiyorum.”
“ Fakat düşünün, ne isterdiniz?”
Yanında duran küçük masanın üzerinde yarım kalmış bir çay bardağı vardı. Bir şeyler düşünüyormuş gibi uzun süre gözünü ona dikti. Etrafına iki defa bakındı, sonra tekrar bardağa baktı, çok ciddi bir tonlama ile öyle bir şey söyledi ki, hepimiz birbirimize bakakaldık:
“ Sanırım, biraz ahududu reçeli isterdim.”
“ Ona niye soru soruyorsunuz?” dedi köşeden zorlukla tanıyabildiğimiz bir ses.
Bu, ikinci süjeydi.
“ Uykuda olduğunu anlamıyor musunuz?”
“ Peki, sen kendin ne durumdasın?” diye sordu içimizden biri.
“ Ben, tam tersine uyandım.”
“ Sen uyandığın halde o neden uyuyor?”
“ Bilemiyorum.”
Böylece deney son buldu.
Ertesi gün onların hiç biri herhangi bir şey hatırlamıyordu. G. bize, birinci adamla ilgili olarak, onun mutat konuşma, heyecan ve telaş konusunu teşkil eden her şeyin şahsiyetinde bulunduğunu açıkladı. Ve şahsiyeti uyuduğu zaman, hemen hemen hiç bir şey kalmıyordu. Diğerinin şahsiyetinde büyük ölçüde gereksiz konuşkanlık vardı, fakat şahsiyetinin arkasında, şahsiyet kadar bilen ve daha iyi bilen bir öz mevcuttu. Şahsiyet uyuduğu zaman, daha fazla hakkı olan öz, onun yerini alıyordu.
“ Alışık olduğunun tersine olarak onun çok az konuştuğuna dikkat edin” dedi G. “ Ama hepinizi ve olup biten her şeyi, hiçbir şey kaçırmadan müşahede ediyordu.”
“ Ama hatırlamayacak olduktan sonra bunun ona ne yararı var?” dedi içimizden biri.
“ Öz hatırlar” dedi G., “ Şahsiyet unutmuştur. Ve bu gerekliydi zira, aksi taktirde şahsiyet her şeyi bozar ve bütün bunları kendisine atfederdi.”
“ Fakat bu bir çeşit kara büyü” dedi içimizden biri.
“ Daha kötü” dedi G., “ Bekle, bundan daha kötüsünü göreceksin.”
F – ÜÇ TÜR BESİN
“ Organizmanın hayatının idamesi için, psişik faaliyet için, şuurun yüksek fonksiyonları ve üstün bedenlerin büyümesi için gerekli olan bütün maddeler, organizma tarafından, ona dışarıdan gelen besinlerden üretilirler.”
“ İnsan organizması üç türlü besin alır:
Ι – Yediğimiz mutat besinler.
ΙΙ – Soluduğumuz hava.
ΙΙΙ – İzlenimlerimiz.”
“ Havanın bir tür besin olduğunu kabul etmek güç değildir. Fakat izlenimlerin ne şekilde besin olduklarını anlamak ilk bakışta güç gözükebilir. Bununla beraber, ister ses, ister görüntü, isterse koku biçiminde olsun, her dış izlenim ile, dışardan belli miktarda enerji, belli sayıda titreşimler aldığımızı hatırlamalıyız; organizmaya dışardan gelen bu enerji, besindir. Dahası, önce de söylendiği üzere, enerji, maddesiz olarak nakledilemez. Eğer bir dış izlenim, kendisi ile birlikte organizmaya dış enerji getirirse, bu, terimin tam anlamıyla, organizmayı besleyen dış maddenin de girdiği anlamına gelir.” ( 75)
“ Varlığını, normal olarak sürdürmesi için organizmanın her üç çeşit besini de alması gerekir; yani fiziksel besin, hava ve izlenimler. Organizma, bir ya da iki besin ile varlığını sürdüremez; her üçü de gereklidir. Fakat bu besinlerin birbiriyle olan ilişkileri ve organizma açısından taşıdıkları önem, aynı değildir. Organizma, fiziksel besin olmaksızın nispeten uzun bir zaman var olabilir. Altmış günü aşan açlık vakaları bilinmektedir ki, bu zaman zarfında organizma hayatiyetinden hiç bir şey yitirmemiş ve besin almaya başlar başlamaz kendini toparlamıştır. Doğaldır ki, bu çeşit açlık, tam açlık sayılmaz, zira tüm böyle yapay açlık durumlarında insanlar su içmişlerdir. Bununla beraber insan, birkaç gün süreyle su içmeksizin de aç kalabilir. Havasız olarak birkaç dakika yaşayabilir, bu iki ya da üç dakikadan fazla değildir; kaide olarak dört dakikadan fazla havasız kalan insan ölür. İzlenimsiz olarak insan bir an bile yaşayamaz. Eğer izlenimler akışı, şu ya da bu şekilde durdurulursa veya organizma, izlenim alma yeteneğinden mahrum edilirse derhal ölür. Dışardan bize gelen izlenimler akışı, bizim için, hareket ileten sürücünün dizgini gibidir. Bizler için baş uyaran doğadır, çevremizdeki alemdir. Doğa, izlenimlerimiz vasıtasıyla, bize, onun sayesinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz, varlık sahibi olduğumuz enerjiyi nakleder. Eğer bu enerjinin içimize akışı durdurulursa, makinemizin çalışması derhal son bulur. Bundan böyle, insanın, uzun süre sadece izlenimlerle varlığını sürdüremeyeceği mantığa uygun olmakla beraber, söz konusu üç besinden bizim için en önemlisi, izlenimlerdir. İzlenimler ve hava, insanın biraz daha fazla varlığını sürdürmesini sağlarlar. İzlenimler, hava ve fiziksel besin, organizmanın normal hayat devresinin sonuna kadar yaşamasını ve sadece onun yaşamını sürdürmesi için değil fakat üstün bedenlerin yaratılması ve büyümesi için gerekli olan maddeleri üretmesini sağlarlar.” ( 76)
“ Evvelce, hayatın mutat koşulları içerisinde kendi kendimizi hatırlamadığımız açıklanmıştı; yani bir algılama, bir duygu, bir düşünce ya da bir hareket anında kendimizi hissetmediğimiz, kendimizin farkında olmadığımız söylenmişti. Eğer insan bunu anlar da kendi kendini hatırlamaya çalışırsa, kendi kendini hatırlarken aldığı her izlenim, tabir caizse, iki misli olacaktır. Mutat bir psişik durumda sadece, bir sokağa bakarım. Fakat kendi kendimi hatırlarsam sadece sokağa bakmam; kendi

Şekil: 3
kendime: ‘Bakıyorum’ der gibi baktığımı hissederim. Sokağın bir izlenimi yerine iki izlenim vardır; biri sokağa, diğeri ise ona bakan kendime aittir. Kendi kendimi hatırlamam ile meydana gelmiş olan bu ikinci izlenim, ‘ilave şoktur’.”
“ İnsan organizmasını, üç katlı bir fabrika olarak ele alalım. Bu fabrikanın üst katı, insanın başından oluşmuştur; orta kat, göğüsten ve alt kat ise mide, arka ve bedenin aşağı kısmından oluşmuştur.” ( Şekil-3)
“ Burada izlenim yiyeceği, üst kata; hava, orta kata ve mutat besinler, alt kata karşılık düşerler.”
G- GEREKSİZ ENERJİ SARFI VE AKÜLER
“ Her bakımdan tamamen lüzumsuz ve zararlı olan, örneğin duyguların faaliyeti, onların ifade edilmesi, kaygı, tedirginlik, acelecilik ve tamamen gereksiz, bütün bir dizi otomatik hareketler gibi faaliyetlere çok büyük enerji harcanır. Böyle gereksiz faaliyetlere istediğiniz kadar örnek bulabilirsiniz. Her şeyden önce, ne kontrol edebildiğimiz ne de durdurabildiğimiz, çok büyük miktarda enerji çeken, zihnimizdeki düşüncelerin sürekli akışı vardır. İkinci olarak da organizmamıza ait kasların tamamen gereksiz olan sürekli gerilimi söz konusudur. Kaslar, biz hiç bir şey yapmıyorken bile gerilim halindedir. Küçük ve önemsiz bir işi yapmaya başlar başlamaz, en güç, en ağır bir iş için gerekli olan bütün bir kas sistemi derhal harekete geçer. Yerden bir iğneyi alırken, bu hareket için, kendi ağırlığımızdaki bir kimseyi yerden kaldırmada harcanacak enerjiyi harcarız. Kısa bir mektup yazarken, kalın bir kitabı yazmaya yetecek kadar kas enerjisi kullanırız. Bütün mesele, hiç bir şey yapmıyorken bile, her zaman, sürekli kas enerjisi harcamamızdır. Yürürken omuz ve kol kaslarımız, gereksiz olarak gergindir; otururken, bacak, boyun, sırt ve mide kaslarımız yine gereksiz biçimde gergindir. Kol, bacak, yüz ve bütün vücut kaslarımız gergin olduğu halde uyuruz; ve sürekli olarak çalışmaya amade bulunmakla, hayatımız boyunca yaptığımız bütün gerçek yararlı çalışmalara harcayacağımızdan daha fazla enerji harcadığımızın farkında değilizdir.”
“ Bunlardan başka herhangi bir konu hakkında herhangi bir kimseyle, veya kimse yoksa kendimizle yaptığımız sürekli konuşma alışkanlığına, fantezilere; gündüz rüyasına dalma alışkanlıklarına değinebiliriz; sürekli halet ve duygu değişikliğini, insanın, hissetmeye, düşünmeye ya da söylemeye kendisinin zorunlu olduğunu sandığı, tamamen yararsız pek çok şeyi ele alabiliriz.”
“ Fonksiyonları bizim hayatımızı oluşturan üç merkezin çalışmasını ayarlamak ve dengelemek için, organizmamız tarafından üretilen enerjiden tasarruf etmeyi, bu enerjiyi lüzumsuz fonksiyonlara sarf etmemeyi ve onu, aşağı merkezleri yüksek merkezlere tedricen bağlayacak faaliyete biriktirmeyi öğrenmek gerekmektedir.” ( 77)
“ İnsanın kendisi üzerinde çalışması, iç birliğin oluşması, bir, iki ve üç numaralı adamlar seviyesinden dört numaralı ve daha sonraki adamlar seviyesine geçiş hakkında evvelce bütün söylenenler, bir ve aynı amacı gütmektedir. Bir terminolojiye göre, ‘astral beden’ diye adlandırılan şey, diğer bir terminolojide ‘yüksek duygu merkezi’ olarak geçmektedir; bununla beraber, buradaki fark, sadece terminolojiden ötürü değildir. Daha doğru bir biçimde ifade etmek gerekirse, bunlar, insan tekamülünün bir sonraki safhasına ait farklı yönlerdir. ‘Yüksek duygu merkezinin’ aşağıdaki ile birlik içinde, tam ve doğru fonksiyon yapması için ‘astral bedenin’ gerekli olduğu söylenebilir. Veya ‘yüksek duygu merkezinin’, ‘astral bedenin’ faaliyeti için gerekli olduğu ifade edilebilir.”
“ ‘Mantal beden’, ‘yüksek düşünme merkezi’ ile uyum içindedir. Bunların bir ve aynı şey olduklarını söylemek yanlış olur. Fakat biri diğerine ihtiyaç duymaktadır; biri, diğeri olmaksızın var olamaz; biri, diğerinin belli yönlerinin ve fonksiyonlarının ifadesidir.”
“ Dördüncü beden, bütün merkezlerin tam ve ahenkli çalışmasına ihtiyaç gösterir; o, bu çalışma üzerindeki tam kontrolü ifade eder, ya da bu kontrolün ifadesidir.”
“ Organizmamızın, farklı merkezler için gerekli olan farklı türlerde yakıt sahibi bulunduğunu anlamalıyız. Merkezler, farklı niteliklerdeki yakıtlarla çalışan makinelerle kıyaslanabilirler. Bir makine ham petrol ile çalışır. Bir diğeri gaza ihtiyaç gösterir. Bir üçüncüsü gazla çalışmaz fakat benzin ister. Organizmamızın ince maddeleri, farklı ısılara sahip gazlar çıkaran maddeler olarak nitelendirilebilirlerken, organizmanın kendisi, farklı merkezlerin ihtiyaç duyduğu farklı güçteki yanıcıların, çeşitli türdeki hammaddelerden hazırlandığı bir laboratuar ile kıyaslanabilir. Fakat maalesef, laboratuarda bir aksaklık söz konusudur. Farklı merkezler arasında, yanıcıların dağıtımını yöneten kuvvetler, sık olarak hatalar yapmakta, bundan böyle de merkezler, ya çok zayıf veya kolaylıkla yanabilen yakıt almaktadırlar. Dahası, üretilen bütün yanıcıların büyük bir miktarı, tamamen gereksiz bir biçimde harcanmaktadır; bunlar, basitçe kaçırılmakta ve yitirilmektedirler. Bundan başka, bir sonraki gün ve belki de daha uzun süre için hazırlanmış tüm yakıtı bir defada yok eden patlamalar da sık sık laboratuarda yer almaktadır; bu patlamalar, bütün fabrikada, telafisi imkansız zararlara yol açabilmektedirler.”
“ Organizmanın, bir gün boyunca genellikle, bir sonraki gün için gerekli olan bütün maddeleri ürettiği hatırda tutulmalıdır. Fakat sık sık, bütün bu maddeler, bazı gereksiz ve kaide olarak nahoş olan duygular için harcanır ya da tüketilir. Kötü haletler, endişe, hoş olmayan bir şeyin beklentisi, kuşku, korku, haksızlığa uğramışlık duygusu, hiddet; bu duygulardan her biri belli bir yoğunluk derecesine erişmekle yarım saat veya hatta yarım dakika içerisinde, bir sonraki gün için hazırlanmış bütün maddeleri tüketebilir. Bir tek öfke kıvılcımı ya da diğer bir şiddetli duygu, laboratuarda hazırlanmış bütün maddeleri birdenbire infilak ettirip uzun süre için veya hatta ebediyen insanın içinin boş kalmasına neden olabilir.”
“ Bütün psişik süreçler maddidir. Kendine uygun belli bir maddenin sarfiyatına ihtiyaç göstermeyen bir tek süreç yoktur. Eğer söz konusu madde mevcutsa süreç devam eder. Bu madde tükenirse süreç durur.”
“ ‘Yapmak’ istiyoruz ama yaptığımız her şeyde organizmamız tarafından meydana getirilen enerji miktarına bağımlı ve onunla sınırlıyız. Her fonksiyon, her hal, her hareket, her düşünce, her duygu, belirli enerjiye, belirli maddeye ihtiyaç gösterir.”
“ Fakat ancak içimizde ‘kendi kendini hatırlama’ için enerji varsa ‘kendi kendimizi hatırlayabiliriz’. Ancak anlama, hissetme ya da inceleme için enerjimiz varsa bir şeyi inceleyebilir, anlayabilir ya da hissedebiliriz.”
“ O halde bir insan edindiği gayelere ulaşmak için yeterli enerjiye sahip olmadığını fark etmeye başladığında ne yapabilir?”
“ Bu soruya verilecek cevap, her normal insanın, kendi üzerinde çalışmaya başlamak için tamamen yeterli enerjiye sahip olduğudur. Ancak sahip olduğumuz enerjinin büyük kısmını, yararsız biçimde kullanmak yerine biriktirmeyi öğrenmek gerekmektedir.” ( 78)
“ Enerji, başlıca, gereksiz ve nahoş duygular için, mümkün olan ve olmayan nahoş şeylerin beklentisine, kötü ruhsal durumlara, gereksiz aceleciliğe, sinirliliğe, alınganlığa, duyarlılığa, tahayyüle, gündüz düşüne vs. harcanmaktadır. Enerji, merkezlerin hatalı çalışmasında, meydana getirilen işle orantısız olarak kasların gereksiz geriliminde, çok büyük miktar enerji çeken sürekli gevezelikte, çevremizde ya da diğer insanların çevresinde cereyan eden, aslında hiç ilgimiz bulunmayan olaylara karşı duyulan sürekli merakta, ‘dikkat gücünün’ devamlı kullanılmasında harcanmaktadır vs.”
“ Hayatının bütün bu alışkanlık yönleri ile savaşmaya başlamakla insan, çok büyük miktarda enerji biriktirir ve bu enerji sayesinde kolaylıkla kendini inceleme ve mükemmelleştirme çalışmasına başlayabilir.”
“ Bununla beraber, ileride sorun daha güç hale gelir. Belli bir dereceye kadar makinesini dengeledikten ve onun sandığından fazla enerji ürettiğine kendi kendini ikna ettikten sonra, insan yine de bu enerjinin yeterli olmadığı, eğer çalışmasına devam etmek isterse ürettiği enerji miktarını artırması gerektiği sonucuna varır.”
“ İnsan organizmasının çalışmasının incelenmesi, bunun tamamen mümkün olduğunu ortaya koymaktadır.”
“ İnsan organizması, çok büyük bir verim sağlamak üzere planlanmış bir kimya fabrikasını temsil etmektedir. Fakat hayatın mutat şartları içerisinde bu fabrikanın randımanı, hiç bir zaman onun için mümkün olabilen üretime ulaşmaz, zira sadece makinenin, kendi varlığını sürdürmek için gerekli olan madde miktarını üreten küçük bir kısmı faaliyet göstermektedir. Bu tür fabrika faaliyeti, muhakkak ki, hiç bir şekilde ekonomik değildir. Fabrika aslında hiç bir şey üretmemektedir; bütün makineleri, değerli donatımı, aslında hiç bir maksada hizmet etmemektedir; bu durumda ancak güçlükle kendi varlığını sürdürmektedir.”
“ Fabrikanın işi, bir tür maddeyi, bir başka madde haline çevirmekten yani kozmik anlamda kaba olan maddeleri, daha ince maddeler haline getirmekten ibarettir. Fabrika dış alemden hammadde olarak bir takım kaba enerjileri alır ve onları, bütün bir dizi karmaşık simyasal süreç vasıtasıyla ince enerjilere dönüştürür. Fakat özellikle ilgilendiğimiz yüksek şuur hallerinin mümkün olması ve merkezlerin çalışması açısından, hayatın mutat koşulları içerisinde, insan fabrikasının ince enerjiler üretimi yetersizdir ve bunların hepsi fabrikanın kendi varlığına harcanmaktadır. Eğer üretimi mümkün olabilen azami seviyeye çıkarmakta başarılı olabilseydik, ince enerjileri biriktirmeye başlayabilirdik. Bu durumda bedenin bütünü, bütün dokular, bütün hücreler, özel bir biçimde sabitleşerek tedricen onlara yerleşecek olan bu ince ‘hidrojenlere’ doymuş olacaktı. İnce enerjilerin bu kristalizasyonu ( sabitleşmesi) bütün organizmayı yüksek bir seviyeye, yüksek bir varlık safhasına ulaştıracaktı.”
“ Ancak bu durum, hayatın mutat koşulları içerisinde vaki olmaz zira ‘fabrika’ bütün ürettiklerini harcar.”
“ Mutat insan, kendisi üzerinde çalışmanın elzem olduğu sonucuna varsa bile, o bedenin esiridir. Böyle bir insan, bedenin sadece bilinen ve görülebilen faaliyetlerinin değil, fakat aynı zamanda bilinmeyen ve görünmeyen faaliyetlerinin de esiridir; ve onu kendi güçleri altında tutan, tümüyle bunlardır. Bu sebeple insan, özgürlük için mücadeleye karar verirse, her şeyden önce kendi bedeniyle mücadele etmelidir.”
“ Şimdi size, ne olursa olsun ayar edilmesi elzem olan beden fonksiyonunun bir yönünü belirteceğim. Daha önce ne moral, ne de manevi herhangi bir çalışmaya tabi olmadan yanlış bir yolda ilerleyen bu fonksiyon, doğru bir yolda ilerleyebilir.” ( 79)
“ ‘Üç katlı fabrikanın’ çalışmasından söz ederken, fabrikanın ürettiği enerjinin çoğunun faydasızca harcandığına, kasların gereksiz geriliminde kullanıldığına değinmiştim. Bu gereksiz kas gerilimi çok büyük miktarda enerji tutar. Bu sebeple insanın kendi üzerindeki çalışmasında dikkat, öncelikle bu noktaya çevrilmelidir.” ( 80)
“ Fabrikanın çalışmasından söz ederken, üretimin artırılmasının bir anlamı olabilmesi için, faydasız harcamayı durdurmanın gerekli olduğunu ortaya koymak kaçınılmazdır. Eğer faydasız harcama kontrol edilmeden ve onu durduracak herhangi bir şey yapılmadan üretim artırılırsa, üretilen yeni enerji bu faydasız harcamayı artırmaktan başka bir işe yaramayacak ve hatta ortaya sağlıksız bir fenomen çıkacaktır. Bu bakımdan insanın kendisi üzerinde herhangi bir fiziki çalışmaya başlamadan önce öğrenmesi gereken ilk şeylerden biri, adali gerilimi müşahede etmek, hissetmek ve gerektiği zaman kasları gevşetebilmek, daha doğrusu kasların gereksiz gerilimini gevşetmektir.”
“ Anlamanız gereken husus” dedi, “ mutat çabaların sayılmayacağıdır. Sadece üstün çabalar hesaba katılır. Ve bu, daima ve her şeyde böyledir. Üstün çaba göstermeyi istemeyenlerin her şeyden vazgeçmeleri ve kendi sağlıklarıyla ilgilenmeleri daha iyidir.”
“ Üstün çaba tehlikeli olabilir mi?” diye sordu dinleyiciler arasında sağlığıyla titizlikle ilgilenen birisi.
“ Hiç şüphesiz olabilir,” dedi G., “ fakat uykuda yaşamaktansa, uyanmak için çaba sarf ederken ölmek daha

Şekil: 4
iyidir. Meselenin bir yönü budur. Diğer yönü ise, çaba sarf ederken ölmenin o kadar kolay olmadığıdır. Biz, sandığımızdan çok daha kuvvetliyiz. Fakat bundan hiç yararlanmıyoruz. İnsan makinesi organizasyonunun bir özelliğini kavramalısınız.” ( 81)
“ İnsan makinesindeki gayet önemli bir rol, belli bir tür akümülatör tarafından oynanır. Her merkezin yanında, o merkezin çalışabilmesi için gerekli olan özel madde ile dolu iki küçük akümülatör vardır.” ( Şekil-4)

Şekil: 5
“ Bunlara ilave olarak, organizmada bu iki küçük akümülatörü besleyen büyük bir akümülatör daha vardır. Küçük akümülatörler birbirlerine ve ayrıca bunların her biri büyük akümülatöre ve yanlarında bulunan merkeze bağlıdır.”
G., “ İnsan makinesinin” genel bir diyagramını çizdi ve bunun üzerinde, büyük ve küçük akümülatörler ile bunlar arasındaki bağlantıyı gösterdi. ( Şekil-5)
“ Akümülatör şöyle çalışır” dedi. “ Farz edelim ki, bir insan çalışıyor veya güç bir kitabı okuyor ve bunu anlamaya gayret ediyor, bu durumda kafasındaki düşünme cihazında muhtelif ‘rulolar’ dönmektedir. Ya da bir tepeye tırmanan ve yorulan bir insanı göz önüne alalım, bu halde ise o kişinin hareket merkezindeki ‘rulolar’ dönmektedir.”
“ Birinci durumda düşünme merkezi ve ikinci durumda hareket merkezi, çalışabilmeleri için gereken enerjiyi küçük akümülatörden çekerler. Bir akümülatör hemen hemen boşaldığı zaman, insan kendisini yorgun hisseder. Durmayı, yürüyorsa oturmayı, zor bir problem çözüyorsa başka bir şey düşünmeyi arzu eder. Fakat tamamen beklenmedik bir şekilde bir kuvvet akışı hisseder ve bir kere daha yürümeye ya da çalışmaya muktedir olur. Bu, merkezin ikinci akümülatörle irtibatlandığı ve ondan enerji aldığı anlamına gelir. Bu arada birinci akümülatör, büyük akümülatörden gelen enerji ile dolmaktadır. Merkezin çalışması devam eder. İnsan yürümeyi ya da çalışmayı sürdürür. Bazen bu irtibatın sağlanması için kısa bir istirahat gerekir. Bazen bir şok, bazen de bir çaba gerekir. Ne olursa olsun, çalışma devam eder. Belli bir süre sonra ikinci akümülatördeki enerji de tükenir. İnsan kendisini tekrar yorgun hisseder.”
“ Tekrar harici bir şok ya da kısa bir dinlenme veya bir sigara yahut bir çaba ve sonra kişi tekrar birinci akümülatörle irtibatlanır. Fakat bazen kolayca vuku bulabilecek bir olay vardır: Merkez, ikinci akümülatörden öyle hızlı enerji çekmiştir ki, birincisi büyük akümülatörden kendisini yeniden doldurabilmek için yeterli zamana sahip olamamıştır ve alabileceği enerjinin sadece yarısını alabilmiştir; yani ancak yarıya kadar dolmuştur.”
“ Merkez, birinci akümülatörle yeniden irtibatlandıktan sonra enerji çekmeye başlar, bu arada ikinci akümülatör büyük akümülatöre bağlanmış, ondan enerji çekmektedir. Fakat birinci akümülatör bu kez yarı yarıya doludur. Merkez bunun enerjisini çabucak tüketir ve bu sırada ikinci akümülatör sadece çeyrek doluluğa ulaşabilmiştir. Merkez onunla irtibatlanır, enerjisini süratle tüketir ve bir kere daha birinci akümülatöre bağlanır, vs.. Belli bir süre sonra organizma öyle hale gelir ki, küçük akümülatörlerin ikisinde de bir damla bile enerji kalmamıştır. Bu defa insan kendisini gerçekten yorgun hisseder. Neredeyse yere düşecek gibidir, uykuya dalmak üzeredir veya organizması başka türlü etkilenmiştir; baş ağrısı başlar, çarpıntı belirir ya da kendisini hasta hisseder.”
“ Sonra birdenbire, tekrar kısa bir dinlenme ya da harici bir şok, veya bir çaba yeni bir enerji akışı meydana getirir ve insan bir defa daha düşünebilecek, yürüyebilecek ya da çalışabilecek duruma gelir.”
“ Bu, merkezin doğrudan doğruya büyük akümülatöre bağlandığı anlamına gelir. Büyük akümülatör muazzam miktarda enerji ihtiva eder. Bu akümülatörle irtibatlanan bir insan, kelimenin tam anlamıyla mucizeler göstermeye muktedir olur. Ama hiç şüphesiz, ‘rulolar’ dönmeye devam ederlerse ve havadan, yiyecekten ve izlenimlerden imal edilen enerji, girişinden daha hızlı bir şekilde boşalmaya devam ederse, bu takdirde öyle bir an gelir ki, büyük akümülatörün bütün enerjisi boşalır ve organizma ölür. Ama bu nadiren vuku bulur. Genellikle bundan çok önce organizma, otomatik olarak çalışmayı durdurur. Organizmanın tüm enerjisini tüketerek ölmesi için özel şartlar gereklidir. Mutat şartlar içerisinde insan ya uykuya dalar ya bayılır ya da gerçek tehlikeden uzun süre önce çalışmayı durduracak bazı iç komplikasyonlar meydana gelir.”
“ Bu yüzden insanın çabadan korkmasına lüzum yoktur; çaba harcarken ölmek tehlikesi hiç de yüksek değildir. Buna mukabil, ataletten, tembellikten ve çaba harcamaya korkmaktan ölmek daha kolaydır.”
“ Bizim hedefimiz, tam tersine, gerekli merkezi büyük akümülatörle irtibatlamayı öğrenmektir. Bunu yapamadığımız sürece bütün çalışmamız nafiledir, zira çabalarımız herhangi bir netice veremeden uykuya dalarız.”
“ Küçük akümülatörler, yaşamın mutat, her günlük işleri için elverişlidir. Fakat kişinin kendi üzerinde çalışması için, iç büyüme için ve yola giren bir kimseden beklenen çabalar için, bu küçük akümülatörlerden gelen enerji kafi değildir.” ( 82)
“ Doğrudan doğruya büyük akümülatörden nasıl enerji çekileceğini öğrenmeliyiz.” ( 83)
“ Bu, sadece duygu merkezinin yardımıyla mümkündür. Bunun anlaşılması esastır. Büyük akümülatörle bağlantı sadece duygu merkezi vasıtasıyla etkilenebilir. İçgüdü, hareket ve düşünme merkezleri, kendi kendilerine sadece küçük akümülatörlerden beslenebilirler.” ( 84)
“ İnsanların anlamadıkları kesinlikle budur. Bundan dolayı onların gayeleri, duygu merkezinin faaliyetinin gelişmesi olmalıdır. Duygu merkezi, düşünme merkezinden çok daha süptil ( ince, hassas) bir cihazdır. Özellikle, tüm düşünce merkezi içerisinde çalışan yegane kısmın şekillendirme ( formatory) cihazı olduğunu ve birçok şeylerin düşünme merkezince tamamen ulaşılamaz halde bulunduğunu hesaba katarsak, bu husus daha belirgin hale gelir. Eğer bir kimse, aslında bildiğinden ve anladığından daha fazlasını bilmek ve anlamak isterse, o, bu yeni bilgi ve yeni anlayışın, düşünme merkezi vasıtasıyla değil, fakat duygu merkezi vasıtasıyla geleceğini hatırlamalıdır.”
G., akümülatörler hakkında söylediklerine ilaveten, esneme ve gülme hakkında çok ilginç açıklamalar yaptı.
“ Organizmamızın anlaşılamayan, bilimsel görüş açısından izah edilemeyen iki fonksiyonu vardır” dedi. “ Doğaldır ki, bilim bunları izah edilemez olarak kabul etmemektedir; bunlar, esneme ve gülmedir. Akümülatörler hakkında bilgi sahibi olmadan, onların organizmadaki rollerini bilmeden, esneme ve gülme, anlaşılamaz ve açıklanamaz.”
“ Yorulduğunuz zaman esnediğinizi fark etmişsinizdir. Bu durum özellikle dağlarda bariz hale gelir. Dağa alışmamış bir kimse, tırmanırken hemen hemen sürekli olarak esner. Esneme, küçük akümülatöre enerji pompalamaktır. Akümülatörler çok çabuk boşaldığında, yani biri boşaltılırken ötekinin dolmak için zamanı bulunmadığından esneme hemen hemen sürekli hale gelir. Bir kimsenin, istediği halde esneyemediği, kalp durmasına sebep olabilen bazı hastalık koşulları mevcuttur. Pompalama ile ilgili bir arızanın söz konusu olduğu, bu arızanın pompalamayı sonuçsuz bıraktığı, insanın daima esneyip içeriye enerji pompalamadığı başka koşullar da vardır.”
“ Esnemenin, bu görüş açısından incelenmesi ve müşahede edilmesi yeni ve ilginç olan pek çok şeyi açıklar.”
“ Gülme de doğrudan doğruya akümülatöre bağlıdır. Fakat esnemenin zıddı olan bir fonksiyondur. Gülme, içeriye değil, dışarıya pompalamadır, yani akümülatörlerde toplanmış enerji fazlasının dışarıya pompalanması, atılmasıdır. Gülme, bütün merkezlerde değil, fakat sadece pozitif ve negatif diye ikiye bölünmüş merkezlerde mevcuttur. Bundan şimdiye kadar ayrıntılı olarak söz etmediysem de, merkezlerin daha geniş incelenmesine geldiğimiz zaman bunu yapacağım. Şimdiki halde sadece düşünce merkezini ele alacağız.”
“ Merkezlerin aynı zamanda bu iki yarısı üzerine düşen ve aynı zamanda kesin bir ‘evet’ ve ‘hayır’ meydana getiren izlenimler olabilir. Böyle aynı anda vaki olan ‘evet’ ve ‘hayır’, merkezde bir çeşit şiddetli sarsıntı meydana getirir ve bir gerçeğe ait bu iki zıt izlenimi ahenkli hale getirmeye, hazmetmeye muktedir olamayarak, besleme sırası gelen akümülatörden kendisine akan enerjiyi, merkez, gülme tarzında dışarıya atmaya başlar. Başka bir durum ise, akümülatörde merkezin kullanamayacağı kadar çok miktarda enerjinin toplanmasıdır ve fazla enerji gene gülme tarzında dışarıya atılır. Şu halde en alışılmış özellikte olanı dahil, her izlenim çift olarak alınabilir, yani bir anda merkezin her iki yarısı üzerine düşebilir ve gülme halini, yani enerjinin atılması halini meydana getirebilir.”
“ Size sadece bir özet vermekte olduğumu anlamalısınız. Hem esnemenin hem de gülmenin çok sari olduğunu hatırlamalısınız. Bu ise, onların esasen içgüdü ve hareket merkezlerinin fonksiyonları olduğunu gösterir.”
“ Gülmek neden hoştur?” diye sordu birisi.
“ Çünkü,” diye cevapladı G., “ gülmek, kullanılmadan kaldığı taktirde menfi olabilen, yani zehir olabilen fazla enerjiden bizi kurtarır. Bu zehirden içimizde daima çok miktarda taşırız. Gülmek panzehirdir. Ama bu panzehir, sadece bütün enerjiyi yararlı çalışma için kullanamadığımız taktirde gereklidir. İsa’nın hiç gülmediği söylenir. Ve gerçekten de İnciller’de İsa’nın herhangi bir zamanda güldüğüne dair hiç bir işaret ya da bahis bulamazsınız. Fakat gülmenin farklı yolları vardır. Tamamen negatif duygulara, kötülüğe, korkuya, nefrete, şüpheye gömülmüş olmalarından dolayı gülmeyen insanlar vardır. Ve ayrıca menfi duyguları olmadığı için gülmeyen insanlar olabilir. Bir hususu anlayın: Yüksek merkezlerde gülme olamaz, zira yüksek merkezlerde bölünme yoktur ve tabii ki, ‘evet’ve ‘hayır’ da yoktur.”
( 70) Hz İsa, “ Çocuklar gibi saf olmadıkça, melekuta giremezsiniz” demiştir. Yani, geçici olan, sonradan parazit gibi ortaya çıkan kişilikleri yok etmeden, gerçek öz sahibi olmadan melekuta giremezsiniz. Okültizmde,“ çocuk” sembolü, “ öz”ü ifade eder. Yani, kirlenmemiş, tertemiz olan anlamına gelir. Yoksa, ilkel basamakta olan insan manasına gelmez.
( 71) Öz, insandaki hakikattir. İnsan ruhu “ emir alemindendir” diye ifade edilir. Fakat melekler için bu tabir kullanılmaz. Emir alemi demek, tasarruf edecek olanlar demektir. O sistem, melek sistemine de tasarruf edecektir, onun üstüne de tasarruf edecektir.
İnsan olarak mücadele edeceğimiz şey içimizdedir. Yaptığımız işlerin hepsi tasarruf ameliyesidir. Yani nefse hakimiyetin altında bu yatar.
( 72) Kendisine ait olanla, kendine ait olmayan nasıl ayırt edilir? Kendine ait olan şeyler kaybolabilir, değiştirilebilir, yapay vasıtalarla sizden uzaklaştırılabilir. Yani bilim, felsefe, sanat, politikadan gelen şeyler; gene aynı şekilde bilim, felsefe, sanat, politika yoluyla değiştirilebilir. Bir kültür, bir başka kültürü ortadan kaldırabilir. Fakat bütün bunlara rağmen sizde değişmeyen bir şey kalıyor. İşte o sizin “ öz”ünüzdür.
Kendinize ait şeyler kaybolmaz. “ Öz”ünüze ait şeyleri hiç kimse değiştiremez. Ona ait olanlar, hiç bir suni vasıta ile uzaklaştırılamaz.
Gerçekten dış görünüş itibariyle öyle kültürlü, öyle entelektüel insanlar vardır ki, onların “ öz”ü ancak beş ya da on yaşında kalmıştır. “Öz” küçücük kalmıştır, ama onun üzerine suni olarak felsefe, sanat, politika vs. yeni bir biçim vermiştir; o varlığın ışığı böylece örtülmüş, kararmıştır.
( 73) İnsanın “ öz”ü ile “ nefs”ini suni vasıtalarla birbirinden ayırmak mümkündür. İleri tasavvuf uygulayıcıları bunu çile odasında yaparlardı. Fakat bunu narkotikleri kullanmadan, ipnoz yoluyla yaparlardı. Bu ipnozun temini belli bir zikirle olur. Üstadı onu daracık bir odaya sokar. Bir delikten gelen azıcık hava, bir tas su, birkaç zeytin, öğrenci aç ve susuz bir halde devamlı zikreder. Ve ipnozun meydana gelmesiyle, talip, hakiki “ öz”ünü görmeye başlar, bütün sahte kişiliklerini fark eder. Çıktıktan sonra artık, nur kesilir; zira hakiki ışığına kavuşmuştur. Dünya icaplarının üzerine yığmış olduğu her türlü pislikten arınmış; bizzat kendisinin ne olduğunu temaşa etmiş bir vaziyette çile odasından çıkar. Bu, gerçek bir çiledir. Orada bizzat zatıyla kalıyor, nefsiyle değil. Zaten bunu başaramayanlar oradan çılgın bir şekilde çıkar. Bu tehlikesi de vardır. Çilehaneye girmek, büyük bir yürek meselesidir. Bunu başaramayan, mecnun olur, yolda kalır, köprüyü aşamaz.
Fakat şimdi artık çile devri kapanmıştır. Şimdi işimiz daha da zordur. Çileyi, insan içinde çekebilme gücümüzü geliştirmek zorundayız. Bu, insanın kendisini kendi dışındakilerle eş koşmaması ile başarılabilir. Zordur. Zira icaplara uyma mecburiyetimiz vardır. Yani orta yolda olacaksınız. Sünnete uymak, bu anlama gelir.
( 74) Şahsiyet ve ferdiyet, birbirinden ayrı şeylerdir. Şahsiyet bir bakıma ferdiyetin suni şeklidir ve ferdiyetin karşısındadır. İnsan, şahsiyetini kaybetmek, buna mukabil ferdiyetini geliştirmek zorundadır. Yani kişiliğini kaybedip, bireyselliğini geliştirmelidir; nefsini ( şahsiyet, kişilik, persona, maskeler, sahte benlik) ortadan kaldırıp, gerçek kişiliğini ön plana getirmelidir. İnsan sahte benlerini, yani şahsiyetini ne derecede ifna ederse; ferdiyetin, yani “ öz”ün, beden üzerindeki hakimiyeti o derecede
güçlü olur.
( 75) Gurdjieff sistemine göre üç türlü enerji ile beslenmekteyiz. Bunlardan birincisi bildiğimiz yiyeceklerdir. İkincisi havadan alınır ki, Hintliler buna ‘prana’ derler. Üçüncüsü ise izlenimler, yani dış tesirlerdir.
Beslendiğimiz maddelerden elde ettiğimiz fiziksel ve kimyasal enerjileri biliyoruz. Burada prana da denebilen havadan beslenme, havadan elde edildiği belirtilen enerji ilginçtir. Prana “ mana” enerjisidir, yani kainatta mevcut kozmik enerjidir. Onun için yoga sistemlerinde ve sufi sistemlerinin bazılarında, özellikle Kuzey Sufizmi’nde, pranaya hakim olmak, birinci emellerden biridir. Nefes talimlerinin her türlüsü, pranayı ritmik bir şekilde vücudun içerisinde tutmak için yapılır. İnsanın bunu bulup çıkartması çok zordur. Birçokları nefes talimleri yapar da, doğru dürüst pranayı alamaz. Oksijenlemek ayrı şeydir, pranayı almak ayrı şeydir. Ve bu işin çalışması mekanik değildir. Oysa yoga sisteminde çalışanlar, nefes alıp vermeyi tamamen mekanik hale getirmişlerdir.
( 76) Vücut kimyası, insanın kendi üzerinde çalışması ile değişebilir; yani DNA’larda değişiklikler olabilir. Böylece, mutasyon dediğimiz olaylar birdenbire teşekkül edebilir. Soydan soya, başka bir insan türünde, ‘mutant’lar ortaya çıkabilir. Zeka, vücut yapısı ve yetenekler bakımından farklı bir yapıdadır o. Bunlar hep vücut kimyasının değişmesinden olur. Fakat büyük bir iç mücadele gerekir.
Değişmeye giden insanlarda fizik güçlüklere karşı olan mukavemet artar; açlık, susuzluk, uykusuzluk gibi. Psikosomatik etkiler azalır. Psişik yetenekler artar. Örneğin iki sufi karşılaştığı vakit, birbirlerinin kerametine bakarlar; telepatik güçleri var mı, karşı taraftaki insanlara tasarrufu var mı, bazı insanları yanına davet edebiliyor mu, başkalarının rüyasına girebiliyor mu, hastaları iyi edebiliyor mu? Bunlar görünüşte başkalarına caka satıyor gibi görünebilir, ama değildir.
Beden kimyasının değişmesinden dolayı, birtakım kozmik etkiler daha kolay barındırılır. Onlarla beraber çeşitli boyutların enerjilerini kullanarak birtakım işler kolay hale getirilebilir. Zaten o sufinin kerameti ortadan kalkarsa, yolda kalmıştır. Ama geldiği yolun kendisine vermiş olduğu hakları kullanır, orada kalır, ama daha ötesi yoktur. Zira artık tevile başlamıştır, tamponlar devrededir ve böylece önüne büyük bir engel çıkmıştır.
Ne var ki, bu, bütün insanlar gelişmelerini yaptıkları zaman, muhakkak bu yollardan geçecekler, psişik yetenekler kazanacaklar anlamına gelmez. Öyle bir insan da mükemmelen yürür geçer. Belki Yunus Emre’nin kerameti, Mevlana’nın kerametinden çok daha azdı, ama Mevlana’nın itirafı vardır: “ Ben hangi yolda nereye ilerlersem, onun adımlarını, izlerini görüyorum!” diyor. Yunus o kadar fazla şey bilmiyor, fakat öyle prensipleri yakalamış ki, o, ondan evvel geçmiş. Bu hayat örnekleri çok önemlidir.
Gelişmekte olan kimselerde ille de aynı yeteneklerin çıkması şart değildir. Hatta hiç gösterilmemesi şarttır. Buna “ sünnet üzere” gideceksin denir. Yani gezeceksin, eğleneceksin, ticaret yapacaksın, çoluğun çocuğun olacak, insanlar içinde yaşayacaksın vb.
( 77) Gurdjieff sisteminde geçen insan yapısındaki duygu, düşünce ve hareket merkezlerinin yerli yerinde kullanılması meselesi çok önemlidir. Bu nedenle insanın kendini tanıması, kendine sahip olması, kendini aldatmaması, kendini kontrol altında tutması gerekir. Böyle bir çalışma, insanı kısa yoldan enerji ekonomisine götürür. Enerji ekonomisini iyi yapan ve rantabl bir dağıtım sistemi kuran bir insanın hem fizik, hem mantal hayatı, yani zihin hayatı ve buna bağlı olarak toplum içindeki hayatı gayet düzenli olabilir. Hangi merkezle, hangi işi yapmanız gerektiğini bilmeniz gerekir. Yemek yerken, bulaşık yıkarken, kitap okurken veya müzik dinlerken hangi merkez faal halde tutulacaktır?
( 78) Enerjileri en uygun şekilde kullanabilmeleri için insanlara her şeyden önce kendi formasyonunun, kendi yapısının ne olduğunu anlatmak lazımdır. İnsanda ‘telafi’ mekanizması denen, müthiş bir yalan mekanizması vardır. Bir şeyi anlamak, idrak etmek için değil; vaziyeti telafi etmek için uğraşıyor, “ Ben de insanım, hata yaparım” demiyor.
( 79) Her şeyin temeli, tekamülün hızlandırılması, genişletilmesi; şuurun aydınlatılmasıdır. Yani nefsin mümkün olduğu kadar terbiye edilmesidir. Adap ve erkana uygun bir ego meydana getirmek ve dolayısıyla boşaltılan büyük sahaya da hakikatlerin nüfuz etmesidir. Bütün bu çalışmalar, varlığın tekamül etmesine dayanır. Amaç, kemal basamaklarında yükselmektir.
( 80) İnsan vücut kaslarını gevşetip, kedinin fareye pür dikkat baktığı gibi, murakabe edilen konuya yönelmelidir. Buna temaşa da derler. Batı’da kontamplasyon tabiri kullanılır. Belli konuya konsantre olduğunuz zaman, imajinasyonla beraber etraf açılr. Temaşa, çok ilerideki sufilerin bir pozisyonudur. Artık o, fizik dünyadan da fizik bedenden de, her şeyden soyutlanmıştır. Yani eşyayı iç gözüyle müşahede eder; bunları renkler, şekiller, ışıklar vb. içinde görür. Mesela, insanı ve cisimleri rengarenk titreşimler halinde görür. Ama bu, “ayn-el yakin” dedikleri iç gözlerle görmedir. Buradaki temaşa hali hepsi için mümkün değildir. Ama bir çok insan için olmuştur.
(81) Öyle insanlar vardır ki, hep sağlıkları ile meşgul olurlar ve başka hiç bir şey yapmazlar. Kendilerini sağlıklı tutan şeyler onlar için ön plandadır. Yani onlarda fedakarlık duygusu yoktur. Sağlığı korumak, hiç şüphesiz her insanın görevidir, ama onu her şeyin önünde görmek bilgisizliğin ve nefsaniyetin bir işaretidir.
( 82) Ertesi gün mekanik işler yapmak için sağlam olmak isteyen, gece 12’den sonra uyumalıdır. Ama ertesi gün tefekkürle ilgili, üst merkezlerle ilgili bir iş yapılacaksa, uykuya daha az yer vermek lazımdır. Bunun da en güzel şekli, gece 12’den sonra güneş doğana kadar olan zamandır. Bu süre içerisinde kişinin bütün idantifikasyonlarını ( eş koşmalarını) gözden geçirmesi gerekir. Yani, O’ndan başka neye önem veriyorsa, hangi putlara tapıyorsa, onları tespit etmesi gerekir. İbadetin en büyüğü budur. Burada pozitif yönüyle üstün seviyede duygusal merkezi faaliyete geçirmek söz konusudur. Bu özel çalışma içerisinde, az yemek, az uyumak, az konuşmak; yani her şeyin azı makbuldür. Ama bunlar kuru kuruya yapılmamalıdır. Yoksa bir hayvanı da aç bırakabilir, az uyutabilirsiniz. Burada amaç başkadır. İnsan fizik bağların zayıflatıldığı o zamanlarda, daimi bir iç hesaplaşmada bulunmalıdır. Yoksa boşu boşuna aç ve uykusuz kalınmış olur. Herhangi bir enerji korunmaz ve kişi tesir planıyla, yani kendisini besleyen ana kaynakla direkt irtibat kuramaz. İşte insanlar bunu bildiklerinden, bunu yapamayacaklarından; büyük merkezlerle irtibatta olan varlıklarla ilişkide olmayı tercih ederler. Bu varlıklar diri ya da ölü olabilir. İşte, mezarlık ve türbe ziyaretlerinin, bir mürşitle beraber gitmenin sebebi… Çünkü mürşit, bu merkezle devamlı ayakta kalabilen veya onunla irtibatta bulunabilen bir kimsedir. Ve o, bazı dıştan gelen tesirlerin içerisine girmek suretiyle, sizi beslemeye, irtibat kurmaya teşvik eder. Önce sizi dıştan bir enerjiyle takviye eder, sizin ritminizi yükseltir; ondan sonra siz irtibatınızı kendiniz kurarsınız.
Tam uyanıklıkta siz, büyük merkezinizle tam irtibattasınız demektir. Uyanmanın bir manası da budur.
( 83) Dünya için kıyamet, dünyanın gerçek güç ve kudretini veren sistemle, insanların bir araya gelmesi demektir; insanların bunu bilmesi, tanıması demektir.
( 84) Güneş ışığı gibi bir güç düşünelim. Güneş ışığının yeryüzündeki kaba tezahürü, ısı veya bir domatesin içindeki C vitaminidir. Şimdi bu oluşumu tersine düşünecek olursak, en sonunda güneş emanasyonlarına uzanılır. Şimdi bu örnekten hareketle, vücuttaki kaba bir enerji, süptil bir enerjiye dönüştürülebilir. Cinsel enerji, belli metotlarla yavaş yavaş yükseltilip inceltilerek, güneş ışığı haline geliyormuş gibi, yüksek bir enerjiye çevrilebilir. Ve hatta bu enerji kullanılabilir.
Bu enerjiye Hint’te ‘kundalini’ enerjisi denir. Bu o kadar güçlü bir enerjidir ki, herkes buna dayanamaz. Kundalinin sembolü, apış arasına çöreklenmiş bir yılandır. Başını kaldırır ve kuyruk sokumundan beyne kadar yükselir. Ve çıkarken de bütün şakra bölgelerini tarar, yani bütün merkezleri uyandırarak çıkar; beyne yerleşir. Asıl yaptığı iş, tepe şakrasını beslemeye başlamasıdır. O zaman insan çok muktedir bir hale gelir; rüyetler açılır, sezgiler güçlenir, istendiği anda transa geçilir, bir anda değişik bir plan içine geçilebilir, eşyanın içi ve insandan yayılan emanasyonlar görülebilir, eşyanın iç bünyesine tasarruf edilebilir, kişi kendi özüyle temas kurabilir.
Kundalini enerjisinin ortaya çıkışının basit seksle alakası yoktur. Bu enerji insanı vecde kadar götürür. Fakat sufiler bu enerjiyi süfli görüp onunla hiç ilgilenmezler. Bütün her şeyi kalbe tahvil etmişlerdir. Onlar için göğüs şakrasının gelişmesi çok önemlidir. İşi çok özel bir hale getirmişlerdir.